Okullar açılmadan önce

AGOS

Sayi:697
07.08.2009

Okullar açılmadan önce

Evren Dede

Bu yazıyı hazırlarken Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), A(H1N1) virüsünün neden olduğu domuz gribinden ölenlerin sayısının 1154 olduğunu açıklıyordu. DSÖ Domuz gribi yüzünden geçen hafta 338 kişinin yaşamını yitirdiğini belirtirken, kesinleşen vaka sayısının ise 162 bin 380'e yükseldiğini söyledi.

Açıkçası Domuz gribi yüzünden bütün dünya panik hâlinde. Uzmanlar virüsün bilemedin iki yıl içerisinde yaklaşık 2 milyar kişiye bulaşabileceğini öngörüyorlar. Hastalığın yayılmasını hızlandırabilecek, insanları kalabalık gruplar halinde bir araya getiren konser, maç gibi her aktiviteye, hatta okullara bile acil eylem planında kısıtlama getirilmesini öneriyor uzmanlar.

Esasında Domuz gribi virüsü yüzünden bütün ülkelerde tedbirler alınmaya başladı bile. Virüs dur durak bilmeden dünyanın her köşesine yayılıyor. Bilim adamları okul dönemi yaklaştıkça daha da endişeleniyorlar. Haklılar zaten, çünkü sonbaharda salgının kontrolden çıkması, virüsün okullarda hızla yayılması ve yüz binlerce kişinin hastalığa yakalanma riski söz konusu.

Türkiye’de Domuz gribi ne kadar ciddiye alınıyor, Sağlık Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığı bu salgının ülkeye olası etkilerini ve okullar açıldığında ne tür önlemler alınması gerektiğine dair ne kadar kafa patlatıyor bilemiyorum tabiî. Ama Yunanistan’da Domuz gribiyle ilgili neler konuşuluyor, ne tür tedbirler öngörülüyor, işte bunu biliyorum. Dolayısıyla belki Türkiye’ye de bir katkısı olabilir düşüncesiyle Yunanistan’daki durumu aktarmakta yarar görüyorum.

Yunanistan’da Sağlık Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı ile birlikte domuz gribiyle mücadele için özel bir eylem planı hazırladı. Bakanlık şimdilik okulların daha geç açılması veya okulların kapalı kalması gibi önlemlere sıcak bakmıyor tabiî. Fakat 17 bölümden oluşan yeni bir plan üzerinde çalışmalar sürdürülüyor. Bu önlemler arasında ilk sırada yer alanı Yunanistan çapındaki bütün eğitimcilere ve öğrencilere domuz gribi aşısının bir an önce yapılması var. Bu sayede gribin hızla yayılmasının önlenebileceği düşünülüyor. Bir diğer ana önlem ise öğrencileri, öğrenci velilerini ve eğitimcileri domuz gribi hakkında detaylı bir şekilde bilgilendirmek. Eğitim Bakanlığı okullara griple ilgili bilgilendirme amaçlı broşürler dağıtacak, eğitim kurumlarına yine griple ilgili büyük afişler asacak. Ayrıca alınan önlemler çerçevesinde uzmanlardan oluşan özel ekipler gerek öğrenci ve eğitimcileri bilgilendirmek, gerekse okullarda hijyene riayet edilip edilmediğini denetlemek amacıyla okulları ziyaret edecekler.

Öğrencilerin gribe yakalanmaları durumunda iyileşene kadar okula gitmemelerinin sorun teşkil etmeyeceği ve devamsızlık problemi yaşamayacakları kaydedilirken, okul personelinin ailesinden herhangi biri hastalandığı zaman ilgili personele anında izin verilmesinin de öngörüldüğü ifade ediliyor.

Bütün bu önlemler arasında belki de en önemlisi ve göze çarpanı Yunanistan çapında herkese domuz gribi aşısı yapılmasını öngören Ulusal Eylem Planı. Meclis’te onaylanan bu planın nasıl hayat bulacağını Sağlık Bakanı Dimitris Avromopulos şöyle açıkladı. Yunanistan’a aşılar Eylül ayı ortalarında ulaşacak ve Yunanistan aşıya sahip olacak ilk ülkeler arasında yer alacak. Bu aşılara yetkili makamların ve AB’nin onay vermesiyle birlikte plan start alacak.

Hükümetin planı ve önlemleri bunlar. Fakat Ağustos ayı olmasına rağmen henüz belirlenmiş, elle tutulan somut bir şeyin olmadığını vurgulayan muhalefet partileri de hükümeti eleştiriyorlar.

Domuz gribiyle mücadele konusunda panik yapmamak lazım, bu doğru. Fakat gerekli somut önlemlerin alınması da şart. Umarım domuz gribi için en kısa sürede somut önlemlerin alınması gerektiğini Türkiye Eğitim Bakanlığı da bir an önce fark eder. Hele hele okullar açılmadan önce!..


Bırak azınlık kendi okulunu isterse kapatabilsin, isterse açabilsin!

AGOS

Sayi:695
24/07/2009

Bırak azınlık kendi okulunu isterse kapatabilsin, isterse açabilsin!

Evren Dede

Azınlık oldun mu bir kere, bir başka seversin kendi cemaatine ait okulu, o soğuk beton yığınlarını, öyle değil mi? Üstelik, bir garip hancıdır azınlık okulları, varlıklarını sürdürmek için yolcuya, cemaate ihtiyaçları vardır. Sadece cemaat nüfusunun yeterli olması da yetmez son tahlilde. Azınlık okullarının, diğer okullarla eğitim seviyesi açısından yarışmaları gerekir. Yani azınlık okulu, hem mükemmel bir eğitim vererek öğrencileri kendine çekebilmeli, hem de cemaatin genç nüfusu yeterli oranda varlığını sürdürebilmelidir. Tabii, bütün bunların olması da yetmez; azınlık okullarına karşı devletin siyasi iradesi özellikle önemlidir. İrade azınlık okullarının yok olması üzerine kurulmuşsa eğer, rahat edemezsiniz, canınıza okurlar!

İstanbul’daki Aya Tanaş, Aya Dimitri, Aya Lefter Rum Ortodoks Kilisesi ve Mektebi Vakfı’nın yönetim kurulu, 24 Şubat 2009 tarihli toplantısında, bu vakfa bağlı özel Rum ilkokulunun, 6 yıldan bu yana öğrencisi olmadığı, ve çevrede bulunan azınlık mensuplarının yaşları ve sosyal durumları göz önünde bulundurulduğunda, bundan sonra da öğrencisi olmayacağından dolayı, kapatılmasını kararlaştırmış. Vakıf, ilkokulun kapatılmasına ilişkin isteğini, 27 Şubat Cuma günü devlet yetkililerine sunmuş. Bunun üzerine, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü, ilköğretim müfettişlerine bir inceleme raporu hazırlatmış, “Durumu inceleyin, görüşünüzü bildirin” diyerek.

İlköğretim müfettişleri bir kanaat raporu hazırlayıp sunmuşlar. Baştan söyleyeyim, raporda, okulun kapatılması talebi Lozan Antlaşması’nın 40. maddesi gerekçe gösterilerek reddediliyor! Müfettişler, Lozan Antlaşması’nın 37’den 45’e kadar olan maddelerinin azınlıkların korunması konularını kapsadığını ve antlaşmada, “Bu hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir” dendiğini yazmışlar. “Yani,” diyor müfettişler, “Lozan çerçevesinde azınlıklar için anlaşma ve güvence altına alınmış bir okul, kurucuları tarafından istenilse bile kapatılamaz!”

Sırf rapordaki bu görüş bile ayrıca yorumlanmaya değer aslında. Çünkü “O zaman Ruhban Okulu neden kapalı?” diye soruyorsunuz kendi kendinize. Hani, azınlıkları koruma ve güvence altına alan Lozan çerçevesinde azınlığın kendisi talep etse bile okul kapatılamazdı?

Raporun bir başka yerinde, mütekabiliyet ilkesine gönderme yapılarak şöyle deniyor: “Lozan’daki 45. maddede ise; bu kesimdeki hükümlerle Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan’ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır, denilmektedir. Böylece de, Lozan Antlaşması’nın 45’inci maddesinde özel öğretim kurumlarının durumu ve azınlık vakıflarıyla ilgili olarak yapılacak düzenlemelerde ‘mütekabiliyet’ ilkesinin aranacağı ifade edilmektedir...”

Müfettişler mütekabiliyet konusunu raporlarına eklerken gerçek sorunu vurgulamışlar tabii. Çünkü esas korku, Yunanistan’ın da, Batı Trakya’da azınlık okullarını mütekabiliyet çerçevesinde kapatabileceği endişesi.

Belki bunu söylemekten dilimizde tüy bitti ama bir kere daha tekrar edelim: Lozan’da ifade edilen ‘mütekabiliyet’ten kasıt, pozitif anlamdaki uygulamalardır. Eğer biri okul açarsa, diğer taraf da okul açacaktır. Yoksa, biri okul kapatırsa, öbürü de okul kapatacaktır şeklinde değil. Fakat maalesef, hem Türkiye hem de Yunanistan, kendi vatandaşları olan azınlıklara karşı gayet iyi bir amaçla Lozan’da kullanılan mütekabiliyet anlayışını, tam tersine, melun bir anlayış çerçevesinde kullanmıştır. “Sen vakıf arazisini mi istimlak ettin, ben de buradakilerin vakıf arazisini istimlak ederim” şeklindeki çarpık zihniyetten bugüne kadar gerçekten çok çektik.

Batı Trakya’da azınlık anaokulu yok. Azınlık anaokulu talebi uzun bir dönemdir dile getiriliyor. Fakat bu talep İstanbul’daki devlet zihniyetine benzer bir anlayışla çeşitli bürokratik engellere takılıp duruyor. Biri İstanbul’da okulun kapatılmasına izin vermezken, diğeri de Batı Trakya’da açılmasına izin vermiyor.

İşte bu yüzden içim kanıyor ve haykırmak istiyorum: Bırakın, kendi vatandaşlarınız olan azınlık bireyleri istediğini yapabilsin; bırakın, bir taraf yıllardır öğrencisi olmayan ve artık öğrenci gelmesi mümkün olmayan kendi ilkokullarını kapatabilsin; bırakın, bu binaları başka amaçlarla kullanabilsin! Ve tabii, bırakın, Batı Trakya’dakiler de azınlık anaokulu açabilsin! Pozitif mütekabiliyetin önünü açın işte.

Thomas Szasz, “Aptal insan ne affeder ne de unutur; saf insan affeder ve unutur, akıllı insan ise affeder fakat unutmaz” diyor. Belki ileride devletlerin biz azınlıklara karşı yaptığı bu yanlış uygulamaları affedeceğiz, ama unutacağımızı hiç sanmıyorum.



Rodop ili Türk Kadınlar Birliği davası ne oldu?

Azınlıkça Sayı: 49 Temmuz 2009

Rodop ili Türk Kadınlar Birliği davası ne oldu?

Evren Dede

AİHM’de azınlık derneklerinin lehine sonuçlanan kararların ardından bahse konu derneklerin yetkili mahkemelere, AİHM kararları çerçevesinde, resmî olarak tanınmaları için müracaatlarını yaptıklarını hepimiz biliyoruz. Yerel mahkemelere yapılan başvuruların sonuçları sırasıyla açıklanıyor. Şu ana kadar sadece Evros’taki dernekler için olumsuz kararlar açıklandı. Fakat sırada kararı açıklanmamış dernekler de var. Bunlardan bir tanesi Rodop ili Türk Kadınlar Birliği. Bildiğimiz, Ocak 2009’da derneğin yeniden resmî olarak tanınması amacıyla mahkemeye müracaat ettiği. Doğal olarak başvurunun kabul edilip edilmediğinin ve kabul edildiyse sonucunun bu zamana kadar açıklanmış olması gerekiyor.

Bahse konu karar, 26 Haziran Cuma günü açıklandı. Mahkeme, dernek avukatı Orhan Hacıibram’ın yaptığı çok saçma bir hukukî usulsüzlükten dolayı Rodop ili Türk Kadınlar Birliği’nin başvurusunu reddetti!

Yunanistan’da, mahkemeye dilekçe sunacak, davaya vekalet edecek, hukukî prosedürü sürdürecek ve imzası kullanılacak avukatın, davanın açıldığı bölgede avukatlık yapması isteniyor. Eğer avukat davanın görüldüğü bölgeye bağlı değilse en azından davanın görüldüğü bölge barosuna kayıtlı bir başka avukatın da olması şart. Dolayısıyla Rodop ili Türk Kadınlar Birliği’nin mahkemeye sunduğu dilekçeye Rodop Avukatlar Barosu’na kayıtlı olan bir avukatın da imza atması gerekiyordu.

Rodop ili Türk Kadınlar Birliği avukatı Orhan Hacıibram avukatlık mesleğinde yılların kurdu. Nasıl bu hataya düştüyse artık, dilekçeyi mahkemeye sunarken İskeçe ilinde avukatlık yaptığını ve son tahlilde İskeçe Barosu’na kayıtlı olduğunu unutuvermiş! Dolayısıyla Rodop ilinde yapılan müracaat dosyasında İskeçe Barosu’na kayıtlı bir avukatın imzası bulunduğundan ve dava Rodop ilinde görüldüğünden dolayı müracaat reddedilmiş. Böylece tam altı ay bu usulsüzlükten dolayı kaybettiler.

Rodop ili Türk Kadınlar Birliği Başkanı aynı zamanda Gündem Gazetesi’nin de sahibi. Gel gelelim bu kadar zaman geçmesine rağmen toplumu ilgilendiren bu davanın neticesini gazetelerinde haber yapmadılar. Etik kaygısı nedir bilmemek, işimize gelmeyen haberleri hasır altı etmek böyle bir şey olmalı!


Batı Trakya ve Papa Eftim

Azınlıkça

Sayı:49
Temmuz 2009


Batı Trakya ve Papa Eftim

Evren Dede

I
Son yazımda, pek çok akademik çalışmada 150’liklerin Batı Trakya’dan uzaklaştırılmaları karşılığında Venizelos’un Türk hükümetinden Papa Eftim ile ilgili bir talepte bulunduğunu söylemiştim ya, TESEV’in gayrimüslim cemaatlerin vakıf ve taşınmaz mülkleri ile ilgili sorunlarını ve önerilerini içeren raporu yayımlanınca, “İşte tam zamanı”dedim kendi kendime, “Papa Eftim gibi Rum cemaatinin taşınmaz mülkiyetlerine ‘ortak’ olmuş birinin muhasebesi için bundan iyi fırsat bulamam.”

Papa Eftim’in hayat hikâyesini sil baştan yeniden dökerek bana ayrılan köşeyi doldurmak istemediğimden bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenleri konu hakkında çalışma yapmış akademisyenlere yönlendirmekle yetinmek durumundayım.1 Bendeniz, üç bölüm halinde, Papa Eftim’le 150’likler arasında yapılan pazarlığa, Papa Eftim’in el koyduğu Rum kiliselerine ve Türk Ortodoks Kilisesi mensuplarının Rum mezarlığına gömülmeleri konusuna kısa kısa değineceğim.

Hatırlarsınız, Yunanistan Başbakanı Venizelos ve Dışişleri Bakanı Mihalakopoulos, Ankara’da Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü ile yaptıkları bir dizi görüşme neticesinde 30 Ekim 1930 günü iki ülke arasında üç ayrı antlaşma imzalamışlardı. İşte Ankara’da yapılan müzakerelerde, İnönü ile Venizelos azınlıklar sorununa da değindiler. Venizelos, Türk hükümetine İstanbul Rumlarının tam olarak detayını bilmediğimiz, fakat elbette Papa Eftim konusunu da içeren birkaç şikâyetini aktardı. Özellikle İstanbul Rumlarına ait olan Galata’daki kiliselere Papa Etfim tarafından el konmuş olması İstanbul Patrikhanesi için büyük bir sorundu. Daha sonra verdiği bir mülakatta görüyoruz ki, Venizelos, yapılan görüşmelerden Türk hükümetinin bahse konu kiliseleri İstanbul Patrikhanesi’ne iade edeceği hissine bile kapılmıştı. Hatta gazeteciyle yaptığı söyleşide, Cumhurbaşkanı Atatürk’ün bizzat kendisinin Papa Eftim’i İstanbul Patrikhanesi’nden uzak tutacağını bildirdiğinden dahi bahseder.

Bu görüşme çerçevesinde İnönü de Batı Trakya’daki 150’liklerin davranış ve tutumlarından duyduğu rahatsızlığı aktarır. İstanbul, Bozcaada ve Gökçeada Rumlarının içinde bulunduğu durumu ve Rum azınlığın Papa Eftim karşısındaki çaresizliğini göz önünde bulunduran Venizelos, bu soruna bir çözüm bulmak istemektedir. Sonuçta Batı Trakya’daki 150’liklerin Türk-Yunan yakınlaşmasını ve uyumlu gidişatı raydan çıkarabileceğini de hesaplayarak, İnönü’ye Trakya’daki antikemalistlerin sınırdışı edilebileceklerini söyleyiverir. Venizelos, konuşmasında şu konuya da değinir: Sınırdışı edilecek kişiler Batı Trakya’da ikamet eden yabancı uyruklular olacaktır; Yunan vatandaşlığına geçmiş olan 150’liklerin sınırdışı edilmeleri, anayasa gereğince imkânsızdır.

Burada esas konumuza geri dönelim. Batı Trakya’daki 150’liklerin sınırdışı edilmelerine karşılık Papa Eftim ve yandaşlarının Türkiye’den sınırdışı edileceği şeklinde bir anlaşmanın yapıldığı acaba gerçekten doğru mudur? Yine dönemin Türkiye’sinde yayımlanan gazetelerde, Papa Eftim ve taraftarlarının Romanya’ya gönderileceği hakkında çıkan haberler bu anlaşmanın varlığına delil olarak öne sürülebilir mi?

Böyle bir anlaşma olsa bile, bildiğimiz, Papa Eftim’in Türkiye’den sınırdışı edilmediğidir. Papa Eftim ile 150’liklerin takasının detayları tarih sayfalarında keşfedilmeyi bekleyen bir sır olarak durmaya devam etse bile, küçük bir ayrıntı beni oldukça makul bir varsayıma doğru sürüklemekten men edemiyor! Anlatayım…

Yunan Meclisi’nin 20 Aralık tarihli oturum kayıtlarına dikkat ettiğimizde, Venizelos 150’likler hakkında aldığı kararı milletvekillerine karşı savunurken, ısrarla, Yunan vatandaşlığına geçmiş olanların sınırdışı edilmekten muaf olduklarını tekrarlar. Dolayısıyla, diyorum, Venizelos İnönü’den Papa Eftim ve yandaşlarının sınırdışı edilmesini talep ettiğinde, büyük ihtimalle İnönü de aynı cevabı vermiş ve Türk vatandaşı olanların sınırdışı edilmelerinin imkânsız olduğunu söylemiş olamaz mı? Bu cevabı alan Venizelos da, Türk hükümetinden Papa Eftim ve yandaşlarının hiç değilse İstanbul Patrikhanesi’ne ve Rum azınlığa karşı yaptığı tacizlere bir son vermesini talep etmiş olmalı, değil mi? Yani aradaki anlaşma şu şekilde yapılmış olmalı: Yunan vatandaşı olmayan 150’likler Batı Trakya’dan uzaklaştırılacak, buna mukabil de, Papa Eftim ve yandaşları her gün taciz ettikleri İstanbul Patrikhanesi’nden ve diğer Rum kurumlarından uzaklaştırılacaktı. Zaten olayların en heyecanlı bölümü de bu anlaşmanın ardından yaşandı.

II
1931 yılı itibariyle Papa Eftim’in İstanbul Rumlarını bir dönem için taciz etmeyi durdurması ve o güne kadar ele geçirdiği kiliselerle yetinmeye zorlanması, büyük olasılıkla, Türkiye ile Yunanistan arasında, 1930 yılında imzalanan anlaşma çerçevesinde gerçekleşti. Gerçi Venizelos’un beklentisi, Papa Eftim tarafından el konan kiliselerin de iade edilmesiydi tabii. Fakat Türk tarafı bir ikilemle karşı karşıyaydı. Yapılan zorunlu nüfus mübadelesiyle, anadili Türkçe olan fakat Ortodoks Hıristiyan inancını taşıyan Karamanlıların gönderilmesi, zaten Ankara’yı bin pişman etmişti. Ne yani! Şimdi de, 150’liklerden olan 10-13 kişinin Batı Trakya’dan gönderilmesiyle Papa Eftim ve yandaşları bir mi tutulacaktı? Bu sıkıntı, Türk tarafını farklı bir yöne doğru itmekteydi. Çünkü Papa Eftim’in, üç-beş 150’likten çok daha fazlasına değdiğine inanıyorlardı. Zaten iki hükümetin yetkilileri tarafından alınan karara rağmen, ileride doğabilecek olası sorunlara karşı 150’liklerin tamamının Yunanistan’dan sınırdışı edilmemesi, sadece Batı Trakya’daki 150’liklerin uzaklaştırılmaları ve başta Çerkesler olmak üzere diğer Ankara muhaliflerinin Yunanistan’da yaşamaya devam etmeleri, yapılan anlaşmanın ne kadar karmaşık bir sorun yumağı etrafında gerçekleştiğini göstermekteydi. Yunan tarihçilerin bir kısmı, Venizelos’u, Batı Trakya’daki 150’liklerle Papa Eftim arasındaki anlaşmada gösterdiği pasiflikten dolayı eleştirseler bile, büyük ihtimalle Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengelerin karmaşıklığı bu olayda da kendini göstermişti. Yani taraflar hem çözüm istiyor, hem de kendi milli çıkarları açısından çözümün yeni sıkıntılar doğurmasından endişe ediyorlardı. Bu yüzden, iki taraf, Ankara’daki uzlaşmanın ardından derhal sorunun halli noktasına odaklanırken, çeşitli dengeleri göz önünde bulundurarak opsiyonel değişikliklerde bulundular.

Venizelos Ankara’dan Atina’ya döndüğünde, Trakya Genel İdaresi Bakanı Georgios Kakoulidis’e konu hakkında talimat verdi: “150’liklerden Yunanistan vatandaşları olmayanlar Batı Trakya’dan uzaklaştırılacaktır!” Fakat bu sırada Papa Eftim’in üç-beş 150’likle takasını az bulan Türkiye, Gümülcine’deki konsolosluğuna, yeni hazırlanan bir listeyi Trakya Genel İdaresi’ne iletmesi için talimat vermişti. Venizelos’un Ankara ziyaretinden sadece bir ay sonra gelen bu hamleyle, Gümülcine Konsolosu Ahmet Muhtar Batur, bahse konu listeyi Kakoulidis’e sundu. Yalnız, sunulan listede Yunan tarafının beklemediği, farklı bir durum vardı: Liste, hiç de beklendiği gibi 10-15 kişilik değildi. Muhtar Batur, sadece 150’liklerin değil, diğer siyasi mültecilerin ve hatta Türkiye’deki yeni laik rejime karşı çıkan bazı Batı Trakyalı Müslümanların da sınırdışı edilmesi talebiyle, toplam 450 kişilik bir listeyi Kakoulidis’e sunmuştu. Anlaşılan, Türk tarafı Papa Eftim’e biçilen değeri artık az buluyordu!

Türk konsolosuyla yaptığı görüşmeyi Atina’ya rapor eden Kakoulidis, Konsolos Batur’un verdiği listedeki sayının beklenenden çok yüksek olduğunu, buna gerekçe olarak konsolosun kendisine sınırdışı edilecekler konusunda Türkiye’nin olaya büyük bir boyut kazandırmak istediğini, listedeki kişilerin sınırdışı edilmeleri durumunda Batı Trakya’da Türk azınlığına huzur ve barış ortamının gelebileceğini ve ayrıca Yunan hükümeti aleyhinde yazılar yayımlayan Yeni Adım gazetesinin de bu tavrından vazgeçeceğini söylediğini yazıyordu. Kakoulidis, bu konudaki yorumunu da rapora ekliyordu tabii: “Yunan vatandaşlarının sınırdışı edilmesinin asla söz konusu olamayacağını konsolosa ifade ettim. Fakat bunun dışındaki kişiler için öne sürülen argümanları ben de makul buldum.”2

Kakoulidis böyle diyordu, ama Yunanistan açısından işin şekli de değişiyordu yavaş yavaş. Türkiye’nin sunduğu 450 kişilik sürpriz liste, Atina’da görüş ayrılıklarına sebep oldu. Venizelos, Ankara’da vardıkları uzlaşmayı önemli gördüğünden, bu yeni talebin bir şekilde uygulanmasını desteklerken, bu görüşe karşı çıkanlar da artık seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Diyorlardı ki, “Türkiye tutuyor, 450 kişilik bir liste sunuyor, sizse Papa Eftim ve yandaşları dediğimiz, topu topu 10-15 kişilik bir listenin bırakın sınırdışı edilmesini, İstanbul’dan uzaklaştırılmasını bile sağlayamıyorsunuz! Yokuşa sürüyorlar işi, anlamıyor musunuz?”

III
Türkiye’nin, Gümülcine Konsolosu Ahmet Muhtar Batur vasıtasıyla Papa Eftim ve yandaşlarına karşılık olarak Yunan hükümetine ilettiği 450 kişilik listenin Atina’da görüş ayrılıklarına sebep olduğundan söz etmiştik. Başbakan Venizelos, Dışişleri Bakanı Mihalakopoulos ve Trakya Genel Valisi Kakoulidis, Batı Trakya’daki 150’liklerin ve Yunan vatandaşı olmayan siyasi mültecilerin sınırdışı edilmeleri fikrini desteklerken, bu görüşe karşı çıkanlar da seslerini yükseltmeye başlamışlardı.

Konu en sonunda Yunan Meclisi’ne kadar taşınır. Türkiye ile yapılan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakemlik Antlaşması ile ilgili meclis görüşmeleri esnasında Halkçı Parti (Λ.Κ.) milletvekili İoannis Rallis, bu kişilerin sınırdışı edilmelerine karşı çıkar ve Batı Trakya’da bulunan Türkiye vatandaşı siyasi mültecilerin sınırdışı edilmelerini bir teslimiyet olarak addettiğini açıklar. Halkçı Parti Genel Başkanı Panagis Tsaldaris de aynı noktadan yola çıkarak siyasi mültecilerin can güvenliğinin tehlikede olduğunu ve Yunanistan’ın, uluslararası anlaşmalar çerçevesinde, siyasi mültecileri korumakla yükümlü olduğunu belirtir.

Meclis’te tartışmalar sürerken hükümet adına sözü Dışişleri Bakanı Mihalakopoulos alır ve bahse konu kişilerin Türkiye’ye iade edilmelerinin asla söz konusu olmadığını belirtir. Ardından kürsüye Venizelos çıkar ve almış olduğu kararı savunur. Venizelos kararlıdır, Türkiye ile ilişkiler normale dönecektir.

Lafı çok uzattım; aktaracağım başka şeyler var. Dolayısıyla, Venizelos’un mecliste yaptığı konuşmayı anlatmayacağım.

Muhalefet ve genel kamuoyu karşısında Venizelos, Türkiye’nin 450 kişilik listesini işleme koymaz. Sonuçta Ankara’da varılan mutabakat çerçevesinde sadece yabancı uyruklu 150’likler Batı Trakya’dan uzaklaştırılır ki, bunların toplamı 13 kişidir ve 2’si zaten bölgeyi daha önce terketmiştir. Böylece, Türkiye’nin talebi kısmi olarak yerine getirilmiş olur.

İşin garip tarafı nedir biliyor musunuz? Venizelos, Ankara’da yaptığı anlaşmayı uygulamasına rağmen, Türkiye’nin 450 kişilik yeni listesi yüzünden ne Yunanistan’da, ne de Türkiye’de sorunun kökten çözümü sağlanabilmiştir. Belki sadece sorunun boyutu küçülmüştür. Papa Eftim ve yandaşları İstanbul’dan uzaklaştırılmamış, fakat hareket alanı kısıtlanan Papa Eftim, ele geçirdiği kiliselerle iktifa etmek zorunda bırakılmış ve bu sayede, İstanbul Rum Patrikliği ve Rumlar, göreceli olarak, bir dönem rahat nefes almıştır.

Peki bu doğru mudur? Yani Rumlar gerçekten rahat nefes alabilmiş midir?

Aradan yetmiş küsur yıl geçmesine ve kiliselerden bir tanesi, daha sonraları devlet iradesiyle iade edilmiş olmasına rağmen, günümüzdeki durum değerlendirildiğinde, Rumların çok da rahat ettiklerini iddia etmek zordur. Çünkü Papa Eftimlerin karmaşık ilişkileri hakkında 30 Ocak 2008 tarihli Hürriyet gazetesinde çıkan bir haber bile, bize Rumların Papa Eftim ve ailesinden çektikleri sıkıntıyı göstermektedir.

Sahi, Hürriyet gazetesinde şöyle yazılmıştır, “Adı Ergenekon operasyonu ile gündeme gelen, örgütün ‘beyinlerinin merkezi’ denen Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi, hayli ilginç özellikler taşıyor. Türk devletinin Fener Rum Patrikhanesi’ne karşı desteklediği patrikhanenin tümü aynı aileden. Ve cemaati ‘yok’ denecek kadar az olsa da, patrikhane, çok ciddi bir mal varlığının sahibi…”
“...(B)u patrikhane, Ergenekon Operasyonu’nda yasadışı örgütün merkez üssü olduğu iddiasıyla karşımıza çıktı. Polisin verdiği bilgiye göre, Ergenekon oluşumunun toplantıları patrikhanede yapılıyor, dünya çapında ses getirecek suikast planları burada yapılıyor, gizli evrak burada saklanıyordu…”

İddialar doğrudur, yanlıştır, o mahkemenin işidir. Fakat bu kısacık alıntı bile bize bir şeyi göstermektedir: Papa Eftim ailesi karşısında İstanbul Rumları, ne Venizelos’un 150’likler takası, ne de bir başka anlaşma sayesinde, öyle rahat nefes alamamıştır. Düşünsenize, cenazeleri bile bir sorundur Papa Eftim ailesinin. Çünkü vefat ettiklerinde Rum mezarlığına gömülmektedirler. “Bu dünyada size rahat yüzü göstermedik, mezarlıkta dahi rahat yüzü göstermeyeceğiz” dercesine!..


Dipnotlar:
1. Dr. Racho Donef, The Political Role of the Turkish Orthodox Patriarchate (so-called) [(Sözde) Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin Siyasi Rolü), Sydney, Avustralya, 2003; Elçin Macar, Cumhuriyet Döneminde İstanbul Rum Patrikhanesi, İletişim, 2003

2. Αντώνης Κλάψης, Η απομάκρυνση των ανεπιθύμητων αντικεμαλικών της Δυτικής Θράκης. Μία άλλη όψη της ελληνοτουρκικής προσέγγισης του 1930. Διδάκτορας Διπλωματικής Ιστορίας, 2006

Batı Trakya'da 150’likler -V

Azınlıkça

Sayı: 49
Temmuz 2009

Batı Trakya'da 150’likler -V

Evren Dede

5. İbrahim Sabri
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu olan İbrahim Sabri babasıyla birlikte İskeçe’ye (Xanthi) yerleşti. Hukuk eğitimi almış, birkaç yabancı dil bilen, iyi şiir ve makale yazan İbrahim Sabri, babasıyla birlikte Yarın gazetesinde görev aldı.1 Kaderi babasıyla aynı çizgide gelişti. 1931 yılında Yunan devletince Batı Trakya’dan çıkartıldı, Patra’ya yerleşti. Daha sonra babasıyla birlikte Mısır’a gitti. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Arapça kaleme alınan ve en önemli eserlerinden sayılan ‘Mevkıf-ül Akl ve İlm’ kitabını Osmanlıca’ya çevirdi.2 1983 yılında vefat etti.

6. Süngülü Çerkez Davut
Manyaslı olan Çerk ez Davut, 1’inci Anzavur ayaklanmasında çetesiyle birlikte Anzavur’a katıldı. Türk-Yunan Savaşı’ndan sonra tutuklanarak yargılandı ve idama mahkum oldu. Davası temyiz aşamasındayken 150’likler listesine kondu3 ve yurtdışına çıkartıldı ve ardından Batı Trakya’ya geldi.
Yunan kaynaklarında adı Süngülü Çerkez Davut yerine, Sunekli Çerkez Davut şeklinde geçer.4

Süngülü Çerkez Davut Batı Trakya’ya geldiğinde İskeçe’ye (Xanthi) yerleşti. 1928 yılındaki kayıtlarda İskeçe sakini gözüken Çerkez Davut5, 1931 yılında ise Batı Trakya’dan çıkartılacaklar listesinde Gümülcine (Komotini) sakini olarak gözükmektedir.6

Süngülü Çerkez Davut’la birlikte kardeşi Zekeriya da Batı Trakya’ya gelenler arasındadır. Kardeşi Zekeriya 150’liklerden olmamasına rağmen, bilahare Türkiye vatandaşlığından çıkarılmıştır.

7. Tuzakçı Yusuf Ali Remzi
Tuzakçı Yusuf Ali Remzi, Batı Trakya’ya geldiğinde Arabacıköy’e (Amaranta) yerleşti. Gönen’in Tuzakçı köyünden olduğu için bu lakabı alan Yusuf Ali Remzi, Batı Trakya’da kaldığı süre boyunca ticaretle uğraştı. Resmi kayıtlardan bakkallık yaptığını öğreniyoruz.7

8. Keçelerli Topal Ömeroğlu İdris
1924’e kad ar Türkiye’de hapiste tutulan Keçelerli Abdüloğlu Deli Kasım, 1924 yılında 150’likler listesine adı eklenince hapisten çıkarıldı ve derhal sınırdışı edildi. Batı Trakya’ya geldiğinde Çepelli’ye (Mishos) yerleşti. Trakya’da kaldığı dönemde koruculuk yaptı.

9. Keçelerli Abdüloğlu Deli Kasım
1924’e kadar Türkiye’de hapiste tutulan Keçelerli Abdüloğlu Deli Kasım, 1924 yılında 150’likler listesine adı eklenince o da hapisten çıkarıldı ve derhal sınırdışı edildi. Batı Trakya’ya geldiğinde İskeçe’nin (Xanthi) Morsini bölgesine yerleşti.

10. Kuvay-ı İnzibatiye mensubininden Çopur İsmail Hakkı
Çerkez kökenlidir. Osmanlı ordusunda binbaşıydı. Bandırma’da askerî sevkiyat reisliğinde bulundu. Mustafa Kemal’in başkanlığındaki millî mücadelinin karşısında olan Nigehbân Askerî Cemiyeti’nin kurucusu ve yöneticilerindendir. Bahse konu örgütü kurma fikri, Binbaşı Çopur Hakkı tarafından ortaya atılıp gerçekleştirilmiştir.8

150’liklerden olan Tarık Mümtaz, “Vahdettin mütareke gayyâsında” adlı eserinde Çopur Hakkı’yı şu şekilde tasvir eder:
“…Nigehbân Cemiyeti Reisi Çopur İsmail Hakkı Bey, kulaktan atma zincirli gözlüğü ve geniş al zırhlı topçu pantolonu, mahmuzlu kunduraları ve elinden düşmeyen gümüş Çerkez kırbacıyla ortada dört dönüyor, hiçbir vazife ve memuriyete tenezzül etmiyor, adeta inkılabın lideri ve muhafızı rolünü takınıyordu…”9

Çopur Hakkı, savaşın hemen ardından Batı Trakya’ya geldi.

Yunan Dışişleri Bakanlığı’nın 1931 yılında Batı Trakya’yı terketmelerini emrettiği 150’likler listesinde Çopur Hakkı’nın adı bulunmamaktadır. Pek çok araştırmacı Dışişleri’nin 1931 yılındaki listesini Yunanistan’daki 150’likler olarak kabul eder. Oysa bu liste dışında 150’liklerden pek çok kişi o dönemde Yunanistan’a gelmiştir.

Kuvay-ı İnzibatiye mensubininden Çopur Hakkı’nın adı Türkiye’nin Yunanistan’a çektiği 1927 tarihindeki bir notada geçmektedir. Notada Batı Trakya’dan uzaklaştırılması istenenler arasında ismi geçmektedir. Çopur Hakkı, Batı Trakya’da olduğu dönemde İskeçe’de yayımlanan İtila gazetesinin sahip ve sorumluluğunu yapmıştır.10

11. İzmir kadı müşavir-i sabıkı Ahmet Asım
1931 yılından önce Batı Trakya’yı terketmiştir. Batı Trakya’da bulunduğu süre zarfında azınlık cemaat vakıflarında görev aldı.11 1931’den önce bilemediğimiz bir şekilde Batı Trakya’dan uzaklaştırılınca Bulgaristan’a geçti. 150’liklere çıkarılan aftan önce Bulgaristan’da öldü.12

*
Batı Trakya’daki 150’likler ve diğer gelenler hakkında kısa bilgiler
Yeni Türkiye’nin rejimi için tehlike arz eden 150’likler dışında, Türkiye, Yunan devletinden Batı Trakya’dan çıkartılmasını talep ettiği Çerkezler de vardır. Çerkez askerlerin bir bölümü savaşın sona ermesinin hemen akabinde Batı Trakya’ya gelmiş, özellikle, Drama, Kavala, Dedeağaç (Alexanroupoli) ve İskeçe’de (Xanthi) konaklamışlardır.13 Çerkez askerlerinden bir kısmı İskeçe’ye bağlı Şahin (Echeinos) köyünün hemen yanı başındaki yamaçta 6 ay süreyle konaklamışlardır.

Türkiye’nin 150’likler dışındaki siyasî firarilerin de Batı Trakya’dan çıkartılması ile ilgili resmi talebi 1927’de gerçekleşir. Resmi bir nota çekilerek 150’liklerin ve bazı Çerkezlerin Batı Trakya’dan uzaklaştırılmaları ve ayrıca Yunanistan’dan çıkarılmaları istenir. Cevat Bey (Mehmet Cevat Açıkalın) tarafından bildirilen notada, Çerkezlerin Batı Trakya’da kalmaları için verilen 6 aylık oturum belgelerinin uzatılmaması, ekte bildirilen kişilerin de Batı Trakya’dan uzaklaştırılmaları ve Mustafa Sabri Efendi’nin yazdığı İtila gazetesinin kapatılması talep edilir.14 1925 yılında İskeçe’de yayın hayatına başlayan İtila gazetesi Binbaşı Çopur İsmail Hakkı tarafından çıkarılmıştır. Mesul müdürlüğünü Hasan Saki ve başyazarlığını Ahmet İzzet’in yaptığı gazete 1930 yılında yapılan Türk-Yunan dostluk antlaşmasına dek yayımlanmaya devam etmiştir.15

Türkiye’nin Yunanistan’a bildirdiği notada Batı Trakya’dan uzaklaştırılmaları istenen isimler şunlardır:
1. Çopur Hakkı, İtila gazetesi sahibi, İskeçe’de mukim (150’liklerden)
2. Bahriyeli Ali Sami, Adalet gazetesi (εφ. Δίκαιον) sahibi, Kavala’da mûkim (150’liklerden)
3. Süngülü Çerkez Davut, İskeçe’de mukim (150’liklerden)
4. Aziz Nuri, Eski Bursa valisi, Adalet gazetesi sahibi (150’liklerden)
5. Namık, eski emniyet mensubu, öğretmen (150’liklerden)
6. Ahmet Asım Hoca, (İzmir kadı müşavir-i sabıkı Ahmet Asım), Cemaat idaresi danışmanı (150’liklerden)
7. Veliyeddin Hoca, Dedeağaç (Aleksandoupoli) Müftüsü 16
8. Rıfat oğlu Rıfkı, İtila gazetesinde yazar, İskeçe’de öğretmen, İskeçe’de mukim.
9. İzzet, Biga’da (Βίγα) kumandan yardımcısı, İttila gazetesinde yazar.
10. Doktor Nureddin, İskeçe’de (Xanthi) doktor.
11. Zekeriyya oğlu Zekeriyya, 150’liklerden olan Çerkez Davut’un kardeşidir.
12. Akif, Osmanlı ordusunda subay, Dimetoka’da (Didimoteicho) öğretmen.
13. Memiş Hoca, İtila ve Adalet gazeteleri çalışanı.
14. Hasan Mustafa, Şule, Balkan ve Posta gazetelerinin sahibi, Dedeağaç (Alexandroupoli) vakıf idaresi Başkanı.17 Çerkez kökenlidir. Savaşın ardından Çerkez Ethem ve Kuşçubaşı Eşref’le birlikte Yunanistan’a gelen 9.00018 Çerkezden biridir.
15. Halit Ziya, İzmir’den geldi, Hasköy’de yardımcı muavin.
16. Pepe Kenan, eski Osmanlı Şeyhülislamlık müessesi çalışanlarından, Kosli (Körsallı) köyünde öğretmen ve aynı zamanda köyün imamı.
17. Hasan, eski Osmanlı İaşe Müdürlüğü memuru.
18. Hüseyin Hamit, Dimetoka’da (Didimoteicho) öğretmen.
19. Hasan Hoca, Kumçiftlik (Orestiada) müftüsü.19
20. Mustafa Sabri, hoca, eski Şeyhülislam Orestiada’da oturuyordu.

Doğu Makedonya ve Trakya bölgesine yerleşen diğer 150’likler.
Batı Trakya bölgesi Karasu sınırıyla noktalandığı için yukarıdaki listeye girmeyen, fakat Doğu Makedonya ve Trakya bölgesi sınırları içerisine giren ve 1931 yılına kadar bölgede yaşayan üç ayrı 150’lik daha bulunmaktadır.
1. İzmit merkez memuru, Edirne Polis müdürü ve Yalova Kaymakamı Fuat Bey (92)
2. Bandırma’da Adalet gazetesi sahibi Bahriyeli Ali Sami (101)
3. Esbak İstanbul Polis Müdüriyeti 1. Kısım Başmemuru Hafız Sait (88)

*
Detaylı açıklamalar
1. İzmit merkez memuru, Edirne Polis müdürü ve Yalova Kaymakamı Fuat Bey (92)
Sırasıyla İzmir merkez memurluğu, Edirne Emniyet Müdürlüğü ve Yalova kaymakamlığı görevlerini ifa eden Fuat Bey, Yunanistan’a geldiğinde Drama’ya yerleşmiştir. Yunan devletinin 150’liklerin yurtdışına çıkarılması kararından önce bölgeyi terketmiştir.

2. Bandırma’da Adalet gazetesi sahibi Bahriyeli Ali Sami (101)
Bandırma’nın Yunan ordusu tarafından ele geçirildiği dönemde Adalet gazetesini çıkaran Bahriyeli Ali Sami, 1922 yılında Yunanistan’a gelen 150’likler arasındadır. Osmanlı ordusunda albaylık görevinde bulunan ve çektiği fotoğraflarla adını duyuran Ali Sami hakkında Nathanail M. Panagiotidis, 1922-1924 yılları arasında Kavala’da yaşadığını, 1924 yılından itibaren Selaniğe yerleştiğini ve orada yine “Adalet” adlı bir gazete çıkardığını ve ayrıca fotoğrafçılık yaptığını yazmaktadır. Dışişleri Bakanlığı’nın 1928 tarihli kaydında ise Ali Sami’nin hala Kavala’da mukim olduğunu ve Selanik’te değil, Kavala’da “Adalet” adlı gazeteyi (εφ. Δίκαιον) çıkardığını görüyoruz.20

Türk kaynaklarında Bahriyeli Ali Sami hakkında farklı bilgiler verilmektedir. Emin Karaca, Bahriyeli Ali Sami ile ilgili olarak, Kavala’ya yerleştiğini ve eşi ve çocuklarıyla birlikte din değiştirerek Hristiyan Ortodoks olduklarından bahsetmektedir.21 Kamil Erdeha da, Ali Sami’nin ailesiyle birlikte din değiştirdiğini ve Ortodoks mezhebine girdiğini yazmaktadır.22

Ayrıca Bahriyeli Ali Sami’nin adı Mustafa Kemal’e suikast yapmaya teşebbüs edenlerin arasında geçer. Erdeha, Bahriyeli Ali Sami’nin Doğu Trakya’da Atatürk’e suikast yapmakla görevlendirilmişse de, bu girişimin önceden haber alındığını ve önlem alındığından dolayı başarılı olamadığını ve iki ayakdaşı ile birlikte Meriç nehrini geçerken 1927’de öldürüldüğünü yazmaktadır.23

Erdeha suikast girişimini şu şekilde anlatır:
“…Yunan istihbarat örgütlerinden gelen bilgilere göre, Mustafa Kemal İstanbul’da bir süre dinlendikten sonra, Edirne’ye bir ziyaret yapacak, eylül ayı sonuna doğru da parti kurultayı ve Büyük Millet Meclisi çalışmaları dolayısıyla Ankara’ya dönecekti. Bu duruma göre bir kıskaç biçiminde pusu kurulmalı, eğer o Trakya gezisini yapmaktan vazgeçerse veya Trakya’da yapılacak suikast başarılı olamazsa, Ankara’ya dönerken mutlaka iş bitirilmeliydi.

Kuşçubaşı Eşref tarafından hazırlanan plana göre, bu iş için iki çete oluşturuldu. Birinci çete, fotoğrafçı ve Bahriyeli lakaplı Ali Sami’nin reisliğinde Batı Trakya’da; ikinci çete Hacı Sami’nin reisliğinde Sisam adasında yuvalanacaktı…

Hacı Sami kendisinin Batı Trakya’da olduğuna dair haberler yayıyordu. İşte bu sırada Gümülcine konsolosu Firuz Kesim’den önemli haberler geldi. Fotoğrafçı Ali Sami, Meriç’i iki arkadaşıyla geçecek ve Mustafa Kemal Paşa’nın trenini havaya uçuracaktı. Aynı amaçla başka bir suikastta bulunacak olan Hacı Sami’nin ise Trakya’da olmadığı kesindi.24 Bu haber üzerine Ankara hükümeti sınırlardaki bütün güvenlik güçlerini uyardı ve duyarlı bölgelerde alarma geçildi...

Beklenen zaman geldikçe iki çete de harekete geçti. Fotoğrafçı Ali Sami çetesi Meriç nehrini geçerken kıstırıldı ve iki ayakdaşı ile birlikte sınır güvenlik kuvvetlerince öldürüldü...”25

Esasında Bahriyeli Ali Sami’nin o tarihte öldürülüp öldürülmediği şüphelidir. Çünkü Yunan Dışişleri Bakanlığı’nın 1931 yılında Batı Trakya’dan uzaklaştırılacak 150’likler listesinde Bahriyeli Ali Sami’nin adı da bulunmaktadır.26 Yanlız bu belge bile bize Ali Sami’nin öldürülüp öldürülmediği konusunda net bir cevap vermemektedir. Çünkü yine Dışişleri arşivinde bulunan bir başka kayıtta, Batı Trakya’dan sınırdışı edilecek 13 kişilik listeden 2 kişinin, alınan karardan önce Trakya’yı terkettiklerini bildirmektedir. Bahse konu iki kişiden birisi Bahriyeli Ali Sami’dir.27

3. Esbak İstanbul Polis Müdüriyeti 1. Kısım Başmemuru Hafız Sait (88)

Devam edecek...

Dipnotlar:

1. http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=27255
2. http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=27255
3. Kamil Erdeha, Yüzellilikler,yahut milli mücadelenin muhasebesi, 1998, İstanbul, s.215
4. Yunan İçişleri Bakanlığı’nın kararı çerçevesinde Bakan ve aynı zamanda Trakya Bölge Genel İdarecisi G. Kakoulidis’in 150’likler listesinde yer alan 11 kişinin Yunanistan’ı terketmeleri ile ilgili 21.10.2930 tarihli 748 protokol numaralı kararı.
5. Α.Υ.Ε. 1928/Β/37.
6. Α.Υ.Ε. 1931/Β/37/ΙΙ/.
7. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Arşivi 1931/Β/37/ΙΙ/.
8. Nigehbân Askerî Cemiyeti 1919 yılında kurulmuştur. Osmanlı ordusu mensubu subay ve emekli paşalardan oluşan bir cemiyettir. Cemiyet, Müdafaa-i H:ukuk hareketine karşı çıkmıştır.
9. Yalçın Toker, 150’liklerden Portreler, Toker yayınları, 2006, İstanbul, s.122
10. Α.Υ.Ε. 1928/Β/37.
11. Α.Υ.Ε. 1928/Β/37.
12. 150’likler, Emin Karaca, Altın Kitaplar, 2004, İstanbul, s.67
13. Ahmet Efe, Çerkez Ethem, Bengi Kitap Yayın, 2007, İstanbul, s.491,493
14. Simeon A. Soltaridis, age, s.203
15. Feyyaz Sağlam, age, s.56
16. Yunanistan’da o dönemde Gümülcine, İskeçe ve Dimetoka müftülükleri dışında Dedeağaç’ta, Selanik’te (Selanik Çerkez Müftülüğü ve ayrıca Langada Müftülüğü), Veria’da ve Yanya’da da müftülükler vardı. Bu müftülüklerin çoğu 1950’lere kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Günümüzde Gümülcine, İskeçe ve Dimetoka’da müftülük bulunmaktadır.
17. Hasan Mustafa, Çerkez kökenlidir. Balkan gazetesini 1924 yılında çıkardı. Gazete Bulgarların işgal tarihi olan 1941’de kapandı. Balkan ve Posta gazetelerinin başyazarlığını bir diğer Çerkez kökenli Şeyh Fuat yapmıştır. Hasan Mustafa, 1941 yılına kadar Batı Trakya’da kaldı. Daha sonra Almanya’ya gitti.
18. Konstantinos Tsitselikis, Azınlıkça dergisi, Sayı:44, Şubat 2009, s.21
19. Kayıtlarda Orestiada müftüsü olarak geçse bile müftülükler ile ilgili diğer kayıtlarda Orestiada Müftülüğü şeklinde bir kayıt bulunamamıştır. Orestiada, Evros iline bağlıdır, Dedeağaç Müftülüğü’nün şubesi olabilir.
20. Α.Υ.Ε. 1928/Β/37.
21. Emin Karaca, age, s.75
22. Kamil Erdeha, a.g.e, s.177
23. Kamil Erdeha, a.g.e, s.111
24. Yakın Tarihimiz, C.II, s.11-12
25. Kamil Erdeha, a.g.e, s.110
26. Α.Υ.Ε. 1931/Β/37/ΙΙ/.
27. Α.Υ.Ε. 1931/Β/37, Φάκ. Ανεπιθυμήτων Τούρκων



Yazı dizisinin diğer bölümlerini okumak için:
Batı Trakya’da 150’likler -I-
Batı Trakya’da 150’likler -II-
Batı Trakya’da 150’likler -III-
Batı Trakya’da 150’likler -IV

Türk-Yunan ilişkileri geriliyor

AGOS

Sayi:693
10/07/ 2009

Türk-Yunan ilişkileri geriliyor


Evren Dede

Her ne kadar iki ülkede iktidara gelen AK Parti ve Yeni Demokrasi (ND) hükümetleri ilk dönemlerinde ciddi bir yakınlaşma ve uzlaşı çabası göstermiş olsalar da, Türk-Yunan ilişkileri tarih boyunca anlaşmazlık ve sorunların ön planda olduğu bir süreç olunca, bu iki hükümet de bahse konu talihsiz sürecin dışına öyle kolay kolay çıkamıyor. ND - AK Parti döneminin başlarında yakın ve sıcak ilişkiler gözlendi, ancak uzun soluklu bir sıcak ilişki maalesef sürdürülemedi.

Zaten genelde iki ülke arasındaki sorun ve anlaşmazlıkların çokluğu, içerideki siyasal yapının uluslararası ilişkilere koyduğu tahakküm, süregelen Kıbrıs bunalımı ve son tahlilde iki ülkenin ulusal çıkarlarının çakışması dostluk dönemlerinin uzun soluklu olmasına engel teşkil ediyor.

Ne yapalım, ND - AK Parti ilişkisi de bu engellere takılmadan edemezdi. İki hükümetin, başlardaki o uyumlu ve yapıcı ilişkisi yavaş yavaş eski dönemlere doğru yön aldı; partilerüstü kabul edilen dış politika, bir anlamda ND’nin ve AK Parti’nin hareket alanını kısıtladı.

Son dönemlerde Türk-Yunan ilişkilerinde yeni gelişmeler oluyor. Fakat gelişmelerin olumlu yöne doğru gittiğini söylemek doğru olmaz. Her ne kadar artık iki ülkeyi savaşın eşiğine getirecek bir bunalım döneminin yaşanmayacağı söylenebilir, ancak maalesef iç politikadaki hoşnutsuzluklar, Yunanistan ve Türkiye’yi karmaşık ve istikrarsız bir ikili ilişkiler sürecine doğru sürüklüyor.

Malum, kıta sahanlığından tutun, hava sahasına kadar bin bir detayı ve anlaşmazlığı içeren ve ikili ilişkilere damgasını vuran Ege sorunu, Yunanistan için tarafların birincil sorunu. İkinci sırada Kıbrıs var. Tabii, Ege sorunu gibi Kıbrıs konusu da 1970’lerden bugüne ikili ilişkilerde belirleyici bir rol üstleniyor. Bu arada, üçüncü sıradaki azınlıklar sorunu da iç politikanın geleneksel eğilimleri çerçevesinde aynı olumsuz ve çetrefilli konulardan biri olarak değerlendirilebilir.

Sorunlardan bizi en çok ilgilendireni azınlıklar meselesi, ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde hiçbir zaman açıkça dile getirilmese de, neredeyse Ege sorunu kadar önemli. Dolayısıyla, azınlıklarla ilgili her açılım, her hareket, ayrı bir önem arz ediyor. Fakat bu arada Türk-Yunan ilişkilerine yön veren yeni bir aktörün de rol almaya başladığını belirtmemiz gerekiyor. O da kaçak göçmen sorunu. Sorunun boyutu Türkiye’de pek fazla fark edilmiyor olabilir. Oysa Yunanistan kaçak göçmen sorunuyla yatıp kalkıyor ve sorunun yegâne sebebini Türkiye olarak görüyor. 1 Temmuz Çarşamba günü Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Jacques Barrot ile birlikte Evros ilindeki kaçak göçmen kampını ziyaret eden Yunanistan İçişleri Bakanı Prokopis Pavlopoulos’un yaptığı açıklama, bu yüzden çok önemli. Pavlopoulos, “Türkiye’nin bu şekilde devam etmesi durumunda, AB yolunda ilerlemesine izin vermeyeceklerini” belirtirken, “komşu ülkenin insan tacirlerinin cirit attığı bir ülke görüntüsü çizmesinin kendi çıkarına olmadığını anlaması gerektiğini” de ifade etti.

Bu demecin hemen ardından, Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni de benzer açıklamalarda bulundu. Bakoyanni, Türkiye Ankara Protokolü’nü uygulamadıkça, AB müzakere sürecinde dondurulmuş olan başlıkların açılması için ortak bir Avrupa kararının olmadığının altını çizerken, “Söz konusu 8 başlık bir yana, masada duran başka konular da var. Türkiye yükümlülüklerini yerine getirmelidir Kaçak göçmenler konusunda işbirliğinde bulunmasının gerekli olduğunu anlamalıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye, Yunanistan’ın bu açıklamalarına çok sert bir dille cevap verdi. Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, “Uluslararası anlaşmalar, avazı en çok yükselenin, en çok bağıranın dayattığı mecburiyetler değildir… İç kamuoylarının gıdıklanması amacıyla medyaya yapılan hamasi açıklamaları ciddiyetten uzak buluyoruz. Ve bu değerlendirmeler bizi ilgilendirmiyor; iç tüketime yönelik menü sayıyoruz… Türkiye’nin diplomasi tarihi 1974’ten bir bin yıl daha geriye gitmektedir… Bize AB içinden çeşitli olumsuz manevralar çeviren muhataplarımız avantajlı bir zeminde olabilir, ama haklı bir zeminde değiller” dedi.

Türk-Yunan ilişkilerinin iyi gitmeyeceğini ima eden pek çok olay, ne yazık ki, önümüzdeki dönemde etkisini gösterecek gibi. Ve maalesef, azınlıklar konusunda yapılması gereken açılımlar da, bu gergin atmosferin tesiri altında kalabilir…

Ergenekon’un "yabancı muhit!" sevdası!

AGOS

Sayi:691
26/06/2009

Ergenekon’un “yabancı muhit!” sevdası!
Evren Dede

Türkiye’de Ergenekon davasında sular bir türlü durulmuyor. Her gün çıkan yeni iddialar ve gelişen olaylar karşısında söyleyecek çok şey var. Fakat Batı Trakya’dan bakan biri olarak, “Bunlar Türkiye’nin iç sorunları” diyorum. O yüzden, bu bağlamda beni en çok Yunanistan-Türkiye ilişkileri ve Batı Trakya bölgesi ilgilendiriyor. Dolayısıyla, Ergenekon sürecini takip ederken gözüm hep Batı Trakya ve Yunanistan bağlantısında.

Taraf’ta yayımlanan ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ ile, bir kez daha, Ergenekoncuların Yunanistan saplantısı ortaya çıktı. Ne kadar ilginç! Dava süreci boyunca patlak veren her önemli olayın ucundan, bir de bakıyorsun, ‘Yunanistan’ kelimesi fışkırıyor – her ne kadar Batı Trakya ile ilgili bağlantılar ve ilişkiler dava sürecinde detaylarıyla işlenmese de... Son olayda da öyle.

Ergenekon yapılanmasının, Batı Trakya ve Yunanistan’ı yıllardır Türkiye’nin iç siyasetinde kullandığı, bilinen bir gerçek.

İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin önündeki sokağa şimdilerde ‘Dr. Sadık Ahmet’ adını verenle, Atatürk’ün Selanik’teki evine 1955’te bir Batıtrakyalının eliyle bomba koyduran, aynı zihniyet değil midir? Ve yine, Rum Patrikhanesi’nin her etkinliğinde provokasyon amaçlı olarak Batıtrakyalıları kullanan aynı zihniyet değil midir? ‘Ekümenik’ sıfatını kullanmalarından dolayı yine bir başka Batıtrakyalı tarafından Patrikhane aleyhine dava açtıran?

Ergenekoncular, Türkiye’deki Ergenekon davasını ve dava süreciyle birlikte işleyen yan süreçleri küçümseyebilir, hatta Batı Trakya ve Yunanistan konulu ayrıntıları hiç önemsemeyebilirler. Fakat gerçekler öyle değil.

Türkiye’nin iç siyasetine alet olan Batıtrakyalılar sadece Hrant Dink suikastında, Ergenekon davasında ve İstanbul Rumları ile ilgili olaylarda karşımıza çıkan ‘Yeni Batı Trakya’ dergisiyle sınırlı değil, daha bir sürü ilişkiler ve kullanılmalar var.

Batı Trakya konusu uluslararası ilişkiler kapsamında olduğundan, Türkiye’de yürütülen Ergenekon davasında bahse konu örgütün yapısal şemasında açık şekilde Batı Trakya’dan bahsedilmeyebilir. Türk-Yunan ilişkilerinin bozulmasına neden olabilecek böyle bir olaya belirli güçlerin müdahale etmesi kaçınılmaz. Elbette, bizim temennimiz, Ergenekon süreci kapsamında Batı Trakya’daki bizlerin zarar görmemesinin sağlanmasıdır. Çünkü Türkiye’nin iç siyasetinde, iç menfaatler çerçevesinde kullanılmak demek, bir bakıma, Batı Trakya’daki azınlığın aleyhine hareket edildiği anlamına da gelmektedir.

Türkiye’deki belirli mihrakların AKP veya STK’larla veya başka gruplarla olan çatışmalarında, muhaliflerini yıpratmak, darbe yapmak ve son tahlilde düzeni illegal yoldan değiştirmek adına, eğer icap ederse, ve hiç çekinmeden, Batı Trakya’nın ve Batıtrakyalıların kullanılmasını hoş karşılamamızı hiç kimse beklememeli.

Ne yani? KKTC’ye Mehmet Emin Aga’yı seçim dönemi gönderen zihniyetle, Ergenekon patlak verince ‘Yeni Batı Trakya Dergisi’ne MGK şildi veren zihniyet, bir değil midir? Bunları yok mu sayalım, es mi geçelim, unutalım mı?

Son yıllarda Türkiye’den Batı Trakya’ya davet edilen konuşmacılar ve ziyaretçiler arasında Ergenekon davasına ismi karışmış ulusalcılar ve Ergenekon yandaşlarının olduğunu görmezlikten mi gelelim?

Veya, oldu olacak, çok daha eski olayları, mesela Susurluk kazası sonrası Abdullah Çatlı ile Sadık Ahmet ilişkisinin 07.11.1997 tarihli Sabah gazetesinde bile konu edildiğini, Habip Aslantürk’ün, ifadesinde, kendisinin Çatlı’nın emriyle Sadık Ahmet’i defalarca havaalanından aldığını ve Bakırköy’deki Çatlı’nın evine götürdüğünü saklayalım mı?

Veya, Türkiye’deki Batıtrakyalı Türklerden bazılarının Ergenekon sürecine adı karışmış, hatta tutuklanmış bulunan emekli paşalarla, dernek, dergi gibi çeşitli yapılanmaların içerisinde ortak çalıştıklarını inkâr mı edelim?

Denize atılan bir şişe misali, belki bir bulan olur ümidiyle, Batı Trakya’dan Türkiye’ye sesleniyoruz: Ergenekoncuların ihtiraslarına dış Türkleri heba etmeyin!

Ve elbette, bütün bu karanlık oyunlara rağmen umudumuzu koruyoruz; Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin Batı Trakya Türklerinin de demokratikleşme sürecine katkı sağlayacağına inandık, inanıyoruz.

Üç Horan'dan diğer azınlıklara

AGOS

SAYI: 689
12/06/2009

Üç Horan'dan diğer azınlıklara

Evren Dede

Etyen Mahçupyan’ın geçen hafta Agos’ta yayımlanan ‘Üç Horan’ın ötesinde’ başlıklı makalesini okurken, Osmanlı döneminden bugüne miras bırakılan dinsel azınlık yapılanmalarının, her ne kadar farklı dinden veya mezhepten olsalar bile, birbirlerine benzeyen davranışlar sergilediklerini düşünmekten kendimi alamadım.

Bu gerçek, esasında hepimizin bildiği bir şey. Fakat azınlık bireyleri genelde kendi cemaatinin bir diğer dini cemaatle benzerlikler taşıdığını durduk yere vurgulamak istemez.

Mesela Lozan Antlaşması’yla birlikte İstanbul’da bırakılan gayrimüslimlere mukabil Batı Trakya’da bırakılan Müslüman azınlığa mensup bireyler, bu gerçeği görmezlikten gelir. ‘Gayrimüslim azınlık’ kavramını sadece İstanbul Rum azınlığıyla sınırlayan ve sadece Türkiye ile Yunanistan arasında süregelen olumsuz mütekabiliyet çerçevesinde mevcut durumu değerlendiren Batı Trakya’daki azınlık bireyleri, İstanbul’daki diğer gayrimüslim azınlıkları yok sayar. Müslüman azınlık üyeleri bu konuda o kadar katı bir tutum içerisindedirler ki, onlar için İstanbul’da Ermeni ve Yahudi cemaatleri yoktur. Batı Trakya’nın karşılığı sadece İstanbul Rum azınlığıdır. ‘Rumlar zengindir’, ‘Rumlara İstanbul’da bütün hakları verilmiştir’, ‘Rumlar her zaman patriklerini özgürce seçebilmektedir’, ‘Rumların okullarında serbesti daha fazladır’, ve daha nice komik söylem, bu reaksiyoner tavrın dışa yansıması olarak günlük yaşamın cemaat içi sohbetlerinde dile getirilir. Cemaatin iç işlerindeki yapısal ve psikolojik benzerlikler ise asla dile getirilmez.

Bu tür durumlarda, Batı Trakya’daki Müslüman azınlık, belki de dinsel eğilimlerin sonucunda değil de, daha çok azınlıksal eğilimlerin tipik davranışlarını sergiler – tıpkı İstanbul’daki gayrimüslim azınlıklar gibi…

Kabul etmemiz lazım, dini azınlıkların genlerinde yer alan ‘kendi azınlığını dış etkenlere karşı koruma içgüdüsü’, azınlık bireylerinin, cemaat içi yaşantılarını statik bir düzlemde sürdürmelerine neden oluyor. Hep aynı şekilde süregelen işleyiş, hep aynı şekilde devam ettirilen yapılanmalar ve uygulamalar, bu dış etkenlere karşı oluşturulan koruma kalkanının yapıtaşı olarak algılanıyor.

Cemaat içinde değişime veya yeniliğe karşı gösterilen tepki de işte, bu koruma kalkanının yıkılacağı düşüncesiyle sürdürülüyor. Mevcut durumu koruma endeksli tutum, daha çok, dinsel azınlığa ait olan vakıf, dernek, şirket, okul, hastane, basın ve dini kurumlarda kendini gösteriyor. Azınlık kurumunun yeniden yapılanmasını, mevcut düzenin değişmesini talep eden herhangi bir azınlık içi talep kolay kolay kabul görmüyor.

Eldekini korumaya endeksli olan yönetim anlayışını başarı sayan cemaat bireylerinden, var olandan daha fazlasını elde edebileceğine inanan cemaat bireylerine geçiş süreci, Lozan’daki haklarını korumaya çalışan dinsel azınlıklarda hemen kabullenilemeyecek bir değişim. Bugün Türkiye’deki gayrimüslimler gibi, Yunanistan’da yaşayan Müslümanlar da bir ‘azınlık’ kimliğine sahip oldukları için hukuken bütünlük arz ediyor. Fakat söz konusu hukuki tanımlamanın altında, birbirlerinden farklı duruşlarıyla, ideolojik ve politik görüşleriyle, bireysellikleriyle, kişiler öne çıkıyor. Zaten hukuki tanımlamanın sağladığı bağlar cemaatin kurumlarında değişmeyen ve yeniliği kolay kolay kabullenmek istemeyen mevcut düzenin meşruiyet noktasını oluşturuyor. Oysa bireyler, isterlerse, bu mevcut hukuki tanımlamanın dışında kalabiliyor, ve istedikleri anda tekrar hukuki tanımlamanın içerisine giriyor. Burada belki de en önemli husus, Lozan’la tanınan hukuki tanımlamanın, devletin keyfi uygulamalarıyla, azınlıklar için sınırlandırmalar içeren bir hale getirilmesi. Zaten bu bağlamda İstanbul Rum Patrikliği ‘ekümenik’ olamıyor, yine bu bağlamda Ermeni cemaatinin ve diğer gayrimüslimlerin vakıf yönetimleri sorunlar yaşıyor, bizler de Batı Trakya’da…

‘Üç Horan’ konusu direkt olarak sadece Ermeni cemaatini ilgilendiriyor; bu doğru. Fakat cemaat kurumlarının yönetim tarzı, kendi adamlarını kayırma anlayışı ve sürdürülen alışkanlıklar açısından, gerçekte İstanbul’daki diğer gayrimüslim azınlıkları ve hatta Batı Trakya’daki Müslüman azınlığı dahi ilgilendiriyor. Mahçupyan’ın kendi cemaati adına yaptığı teşhis bu anlamda hepimiz için geçerli. Yeter ki azınlıklarımızın içini dolduran o kesif kokuyu alabilelim...

Türk-Yunan ilişkilerinde son durum

AZINLIKÇA

Haziran 2009
Sayı: 48

Türk-Yunan ilişkilerinde son durum

Evren Dede


Makaleyi Azınlıkça'da yayımlanan şekliyle PDF formatında okumak için TUŞLAYINIZ

Her ne kadar iki ülkede iktidara gelen ND ve AKP hükümetleri ilk dönemlerinde ciddi bir yakınlaşma ve uzlaşı çabası göstermiş olsalar bile, Türk-Yunan ilişkileri tarih boyunca anlaşmazlık ve sorunların ön planda olduğu bir süreç olunca, bu iki hükümet de bahse konu talihsiz sürecin dışına öyle kolay kolay çıkamıyor. ND-AKP döneminin ilk başlarında yakın ve sıcak ilişkiler gözlendiyse de uzun soluklu bir sıcak ilişki maalesef sürdürülemedi.

Zaten genelde iki ülke arasındaki sorun ve anlaşmazlıkların çokluğu, içerideki siyasal yapının uluslararası ilişkilere koyduğu tahakküm, süregelen Kıbrıs bunalımı ve son tahlilde iki ülkenin ulusal çıkarlarının çakışması dostluk dönemlerinin uzun soluklu olmasına engel teşkil ediyor.


Ne yapalım, ND-AKP ilişkisi de bu engellere takılmadan edemezdi. İki hükümetin ilk başlardaki o uyumlu ve yapıcı ilişkisi yavaş yavaş eski dönemlere doğru yön aldı; partilerüstü kabul edilen dış politika, bir anlamda ND’nin ve AKP’nin hareket alanını kısıtladı.


Son dönemlerde Türk-Yunan ilişkilerinde yeni gelişmeler oluyor. Fakat gelişmelerin olumlu yöne doğru gittiğini söylemek doğru olmaz. Her ne kadar artık iki ülkeyi savaşın eşiğine getirecek bir bunalım döneminin yaşanmayacağı söylenebilse bile maalesef iç politikadaki hoşnutsuzluklar, Yunanistan ve Türkiye’yi karmaşık ve istikrarsız bir ikili ilişkiler sürecine doğru sürüklüyor. Bu kısa makalede neden bu tür bir yargıya vardığımı açıklamak mümkün değil ama en azından genel hatlarıyla durum değerlendirmesi yapmak mümkün.


Mâlum, kıta sahanlığından tutun hava sahasına kadar bin bir detayı ve anlaşmazlığı içeren ve ikili ilişkilere damgasını vuran Ege sorunu, Yunanistan için tarafların birincil sıradaki sorunu. İkinci sırada Kıbrıs var. Tabiî Ege sorunu gibi Kıbrıs konusu da 1970’lerden bugüne ikili ilişkilerde belirleyici bir rol üstleniyor. Bu arada üçüncü sıraya yerleştirebileceğimiz azınlıklar sorunu da iç politikanın geleneksel eğilimleri çerçevesinde aynı olumsuz ve çetrefilli konulardan biri olarak bahsedilebilir.
Sorunlardan herhâlde bizi en çok ilgilendireni azınlıklar meselesi ve belki de Yunanistan-Türkiye ilişkilerinde hiçbir zaman açıkça dile getirilmese de, neredeyse Ege sorunu kadar önemli.


Türk-Yunan ilişkilerinde ND ve AKP’nin hükümet oldukları dönemi incelediğimizde iki bölümle karşılaşıyoruz.

1. Sıcak ilişkilerin kurulduğu dönem
ND hükümetinin AKP ile yakın ilişki kurduğu, Karamanlis’in Türk Başbakan Erdoğan’la dost ve akrabalık ilişkileri geliştirdiği, iki ülkenin azınlıklara karşı yapıcı söylemlerle öne çıktıkları ve hatta bir kısmını uygulamaya aldıkları ilk dönemde dikkatlerden kaçmayan en önemli açılım, ND hükümetinin AKP ile yürüttüğü ilişkide sadece diplomatları değil, ayrıca ND Rodop milletvekili İlhan Ahmet’i de belirli konularda aracı olarak kullanmasıydı. Türk hükümeti besbelli ND’nin bu yaklaşımından memnuniyet duymuştu. İktidar partisi olan ND’nin azınlık milletvekilini öne sürmesi iki hükümetin özellikle azınlıklar konusundaki tutumlarında gözle görülür değişikliklere neden oldu. Şimdilerde beğenilmeyen, fakat neticede iki taraftaki azınlık vakıflarının içerisinde bulundukları sıkıntıları kısmî bile olsa ciddi oranda azaltan, Yunanistan ve Türkiye’de eşzamanlı çıkarılan yeni vakıflar kanunu, Bakoyanni’nin cemaat idareleri hakkındaki açıklamaları, Karamanlis’in Ankara ve İstanbul ziyareti, Erdoğan’ın Atina ve Batı Trakya ziyareti, Türk Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Batı Trakya ziyareti, iki ülkenin bakanlarının ve milletvekillerinin azınlıklara ziyaretleri, Batı Trakya’daki camilerin ve İstanbul’daki kiliselerin tadilat vb. çalışmalarının hız kazanması, Hükümet sözcüsünün AİHM kararlarına uyacaklarına dair açıklaması, hükümet yetkililerinin azınlıklar konusundaki çeşitli açıklamaları, azınlık okullarına Türkiye’den gelen ders kitaplarının dağıtılması, Batı Trakya’da devlet okullarına Türkçe’nin seçmeli ders olarak konulması, Erdoğan’ın Başbakanlık bütçesinden Rumlara ait bir kilisenin çanını tamir ettirmesi, iki ülke belediyelerinin ortak işbirliği programları ve çeşitli siyasî, ticarî ve kültürel faaliyetlerin hız kazanması ND-AKP dönemindeki pozitif açılımlardan sadece bir bölümü olarak sıralanabilir.


Bu gelişmeleri olaylara kısır partizanlık veya şahıslara duyulan kişisel husûmet gözlüğüyle bakanlar, elbette küçümseyebilir, hatta tam aksini savunabilirler. Fakat kabullenmek istemeseler bile, ND-AKP ilişkilerindeki ilk dönem, azınlıklar adına yapıcı bir sürecin başladığını ima etmekteydi. Hatta o denli yapıcı bir sürecin başladığını ima ediyordu ki, pek çok politik gözlemci ve uzman, hukukî alanda karşılaşılan onlarca sorunun bile artık kısa bir dönemde çözülebileceği inancını taşımaya başlamıştı vs.
Doğrusu, iki ülke arasındaki bilgi akışında tek düze tekeli kaldıran, Yunan parlamentosundaki bir azınlık milletvekilini de bilgi akışında kullanmak isteyen, azınlık konularında hazırlanan yasa taslaklarında sınırlı bile olsa azınlık milletvekiline yetki veren ND’nin bu hassas kararı ilk dönemde kurulan yakın ilişkinin en belirgin özelliği. Zaten dikkat edilirse bahse konu dönemde kangren hâline gelmiş azınlık sorunlarının artık son bulacağı beklentisi, sadece ulusal medyada değil, azınlık basınında bile gündeme getirilmiş, olumlu ve pozitif yazılar o dönemde daha çok ön plana çıkmıştı.

Burada bir ayrıntıya değinelim. ND’nin o dönem kendi azınlık milletvekiline güvenmesi veya kendi azınlık temsilcisine karşı cephe almaması, diğer bir deyişle, Rodop milletvekili İlhan Ahmet’in ND’nin politik düşünce sistemini genel hatlarıyla benimseyen ideolojik alt yapısı, bu olumlu sürecin yapı taşı oldu. Oysa maalesef günümüzde aynı güven anlayışı PASOK azınlık milletvekilleri ile kendi partileri arasında geçerli değil. PASOK ile Çetin Mandacı ve Ahmet Hacıosman arasında politik düzlemde aynı ideolojik altyapı yok. PASOK’un ilke ve kriterlerine uymayan bu farklı düşünce ve ideolojiye sahip kendi azınlık milletvekilleri doğal olarak parti ile aralarında cephe oluşmasına neden oluyor. İlahiyat kökenli Hacıosman’ın, Sadık Ahmet’in yanında sürdürdüğü ve daha sonraları DEB partisinde başkanlığa kadar varan muhafazakar-milliyetçi geçmişi, vali yardımcısı olduğu dönemden bu yana devam eden sosyalist kökenli PASOK’la olan ilişkisini gerçekte sadece oy ve koltuk ilişkisi çerçevesinde olduğunu ima ediyor. Yani PASOK Hacıosman’ı sadece oy deposu olarak değerlendirirken, Hacıosman da PASOK’u milletvekilliği için araç olarak kullanıyor.


Çetin Mandacı için bile benzer bir ironik durum söz konusu. Danışma Kurulu Başkanı olduğu dönemde PASOK’la yaşadığı güven bunalımı Mandacı’nın pek farkına varmasa bile partisiyle olan politik düşünce farklılıklarından dolayı. Başa dönersek, PASOK kendi azınlık milletvekilleriyle ND’nin kurduğu güven ilişkisini sağlayabilmiş değil. Bunun yan etkileri belki de PASOK’un iktidar olduğu yeni bir dönemde, azınlığı güvensizlikle beslenen sıkıntılı döneme sürükleyebilir.

2. İlişkilerin tekrar bozulmaya başladığı dönem
ND’nin ardı ardına ikinci kez iktidar olduğu dönemde Türk-Yunan ilişkileri bağlamında azınlıklar sorununda yaşanılan pek çok gelişme ND’nin ilk dönemiyle kıyaslanamayacak ölçüde içe kapanma sürecine dönüştü. Bunda ND’nin azınlıktan milletvekili çıkaramamasının da etkisi var. İlhan Ahmet’in eksikliği, hem ND, hem azınlık, hem de Türk-Yunan ilişkileri için ciddi bir kayba neden oldu. Şimdilerde taraflar arasında tekrar güvensizlik hâkim, kafalar karışık…


Bu ikinci dönemde azınlıklar konusunda Türkiye’nin tavrını ND hükümeti anlamakta zorlanıyor. İstanbul Rumlarının sorunlarında bir gelişme görmeyen Atina, Batı Trakya Türkleri konusunda ise Türkiye’nin uygunsuz hareketlerde bulunduğunu düşünüyor. Bahse konu hareketler Yunanistan’ın Batı Trakya’daki azınlığın “Müslüman Azınlığı” olarak adlandırılması önkoşuluna rağmen Türkiye’nin “Türk Azınlığı” ifadesini kullanması falan değil. Atina uzun dönemdir Türk yetkililerin veya Türk konsoloslarının azınlığa “soydaş” veya “Türk” kelimelerini kullanmalarına zaten öyle büyük bir tepki göstermiyor. Esasında bunun ötesinde bir rahatsızlığı var Atina’nın. Açık söylemek gerekirse, Atina, Türkiye’nin Batı Trakya konusunda yayılmacı bir politika güttüğünü, bölgede son dönemlerde yüksek sesle dile getirilen pek çok aşırılık yanlısı söylemlerin Türkiye’nin güdümünde gerçekleştirildiğini düşünüyor. Oysa iktidarda aynı AKP ve ND olmasına rağmen ilk genel seçim döneminde bu izlenim yoktu. Bu izlenim ikinci genel seçimlerin ardından ön plana çıktı. Esasında bilmeyenler veya dikkat etmeyenler için Atina’nın neden böyle düşündüğünü meydana gelen bir dizi olayı burada sıralayarak açıklamak mümkün. Bu olayların çoğunda Türk yetkililerin bile ancak talihsizlik olarak nitelendirebileceği eylemler var. Atina-Ankara arasındaki ilişkiyi sürdüren yetkililer bu konuları ne kadar karşı tarafa aktarıyor, kuşkular ve rahatsızlıklar ne kadar dile getiriliyor bilemiyorum. Fakat sanırım bu konuda ND’nin ilk döneminde kazasız belasız bahse konu aracılık görevini yerine getiren azınlık milletvekilinin ikinci dönemde boşalttığı alan Türk-Yunan ilişkilerindeki trafik kazalarının meydana gelmesine neden oluyor.


Doğrusu bu yazıyı yazmak için önceden epeyce düşündüm. Azınlıklar bağlamında Türk-Yunan ilişkilerinin iyi gitmeyeceğini ima eden pek çok olay ne yazık ki önümüzdeki dönemde etkisini gösterecek gibi. Ne diyelim, keşke yapıcı bir anlayışın hâkim olabilmesi adına iktidar partisinden bu arabuluculuğu ifa edebilecek bir azınlık milletvekili çıkarabilmiş olsaydık. Ve keşke anamuhalefet partisi olan PASOK’ta, kendi partisiyle ideolojik olarak uyumlu, inandığı değerlerle partisinin değerleri arasında paralellik arz eden azınlık milletvekilleri olsaydı da gelecek adına ümit vaat etselerdi. Çünkü ND ve AKP’nin genlerinde sağ kökenin vermiş olduğu milliyetçi ve muhafazakâr anlayış hakim olsa bile İlhan Ahmet’in milletvekilliği dönemindeki arzulu ve sıcak ilişki azınlıkların köprü olabileceği iddiasını gerçekleştirebilecek ölçüye yakındı, hem de her ne kadar bu tespit manipülasyona açık olsa bile…


Batı Trakya Türkleri Onur Öymen'i iyi bilir

AGOS

29.05.2009
Sayi:687

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin Düzce İl Kongresi’nde, “Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Bunların üzerinde durarak bir düşünmek lazım. Ama aklıselim ile bunların üzerinde düşünülmedi. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi. Bu hatalara zaman zaman biz de düştük. Ama aklıselim düşününce, şuralarda ne gibi yanlışlar yaptık. Şöyle bir başımızı iki elimizin arasına aldığımızda, hakikaten ne yanlışlar yapmışsınız diyorsunuz” deyince, CHP’nin genel başkan yardımcısı Onur Öymen zıplamış.

Öymen, Türkiye’nin sicilinde etnik kökeninden dolayı yurtdışına kovulan bir vatandaşın olmadığını belirterek, “Başbakan ne demek istedi, anlamadım. Acaba ‘İsteyen çeksin gitsin’ mi demek istiyor? Türkiye’nin geçmişinde hataları oldu elbette. Ama Türkiye’yi faşistlikle suçlamak doğru değildir. Türkiye’yi geçmişte faşizmle suçlamak haksızlıktır, insafsızlıktır” diye açıklamalarda bulunmuş.

*

Batı Trakya Türkleri Onur Öymen’in ‘Şu Çılgın Türk’ tavrını aslında iyi biliyor. Zira 2005 yılında AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Başkan Yardımcısı Onur Öymen ve beraberindeki Türk milletvekilleri Batı Trakya’yı ziyaret etmişti.

Öymen, Batı Trakya ziyareti çerçevesinde yaptığı tüm konuşmalarda, bugün söylediklerine benzer bir rahatlıkta, “Türkiye olarak İstanbul Rum azınlığına tanıdığımız hakları, Yunanistan’ın da Batı Trakya Türklerine tanımasından başka bir şey istemiyoruz” demişti.

Düşünün bir kere, Türk Dışişleri Bakanlığı’nda diplomat olarak görev yapmış, Türkiye’nin dış politikasına görevi süresince, 2002 yılına kadar karınca kararınca yön vermiş, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen ayağımıza gelmiş ve bu zırvaları bize yutturmaya çalışıyor; tabii, yerseniz!

Neymiş efendim, Türkiye olarak İstanbul Rum azınlığına tanıdıkları hakları Yunanistan’ın da Batı Trakya Türklerine tanımasından başka bir şey istemiyormuş...

Aslında Öymen’e bu talebinden dolayı kargalar bile güler.

Çünkü, her ne kadar Yunan yönetimince, göçe, kovmaya, Yunan Yasası’ndaki 19. Madde gibi ırkçı bir kanunla vatandaşlıktan çıkarılmaya, ‘Türk’ ve ‘azınlık’ kelimeleriyle dernek kurmamızın yasaklanmış olmasına, vakıf mallarımızın istimlakine, ve daha nice insan ve azınlık haklarına aykırı baskılara ve yaptırımlara maruz bırakılmış, ezilmiş ve ayrımcılığa tâbi tutulmuş olsak bile, aklıselim hiçbir Batı Trakya Türkü Onur Öymen’in teklifini İSTEMEZ! Hatta, Onur Öymen’in önerisini altın tasta sunsalar, yine İSTEMEZ!

Çünkü, bütün bu baskılara rağmen, her iki azınlığın hayat serüvenini bilen hiçbir Batı Trakya Türkünün Öymen’in yukarıda aktardığım sözlerine katılması mümkün değildir.

Çünkü, kader her ne kadar Batı Trakya Türkü için benzer acıları ve sıkıntıları sırtına yüklemiş olsa bile, bahse konu baskıların oranı İstanbul Rumlarına yapılan kadar olmamıştır.

Doğrudur, Yunan devleti, Türk devletinin İstanbul Rumlarına yaptığını misliyle veya hiç değilse aynı oranda Batı Trakya Türküne ödetmek istemiştir. Ama adını ne koyarsanız koyun, son tahlilde bu işi Türkiye’nin yaptığı oranda bir ‘başarıyla’ becerememiştir.

Varsın Onur Öymen diğer tarafın kusur ve eksikliklerinden bahsederken kendi ülkesinin kusurlarını görmezlikten gelsin. Gerçek budur. Üstelik, Ermeni tehcirini, Yahudilerin Trakya’dan zorla sürülmesini, Varlık Vergisi’ni, amele taburlarını, 6-7 Eylül olaylarını ve Rumların kovulmasını savunan ve İstanbul Rum Patrikliği’ne karşı ‘mütekabiliyet çerçevesinde’ Batı Trakya Türklerini kullanmaktan çekinmeyen Onur Öymen’in bu bağnaz tutumu hangi azınlığa fayda sağlamıştır ki Batı Trakya’dakilere fayda sağlasın? Ne demiştim, Batı Trakya Türkleri Onur Öymen’in bu çağdışı tavrını aslında iyi bilir. Zaten bilmeyen de yok ya…

Batı Trakya'da 150’likler -IV

Azınlıkça
Sayı:47
Mayıs 2009

3. Aziz Nuri
150’likler listesinde 40’ıncı sırada yer alan Bursa vali vekil-i esbakı Aziz Nuri, mezarı Filibe’de bulunan ve Anadolu’nun birçok ilinde hizmet vermiş olan bilim ve idare adamlarından Yeşil Sinan Kadı soyundan Kazasker Yeşilli Nuri Molla Beyin oğludur.

İttihatçıların iktidara geçmesiyle birlikte yurt dışına sürgün edilmiştir. Sürgün yıllarını Mısır’da geçirmiştir. Memleketine döndüğünde, Bursa’da, Hürriyet ve İtilaf partisinin il başkanlığını yapan, 1920 yılında ise bir süreliğine Bursa valiliğine vekalet eden Aziz Nuri, millî mücadele döneminde Ankara hükümetini değil, İstanbul hükümetini destekledi. Ankara hükümetince tutuklandı; önce Kütahya’ya, sonra Uşak’a sürüldü. Sürgün sırasında firar ederek tekrar Bursa’ya döndü ve Vilayet Muhacirin Müdürlüğü görevinde bulundu. Bu görevini yürütürken bir dönem Bursa valiliğine de vekalet etti. Bu yüzden listede “Bursa vali vekil-i esbakı” şeklinde yer almıştır.

Batı Trakya’ya geldiğinde Gümülcine’ye (Komotini) yerleşti. 1926 yılında Adalet adında bir gazete çıkardı. Gazeteyi ancak 6 sayı çıkarabildi. Venizelos’un Ankara’yla yaptığı anlaşma neticesinde 150’liklerin Batı Trakya’yı terk etmesi talep edildiğinde Atina’ya yerleşti.

Dönemin Türk İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından 28 Mayıs 1936 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’na ve Milli İstihbarat Teşkilatı’na (Milli Emniyet Hizmetleri) yazdığı belgede Aziz Nuri şu sözlerle anlatılmaktadır:

150’lik Aziz Nuri hakkında
Genelkurmay Başkanlığı’na ve Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’na,
İçişleri Bakanı (Dahiliye Vekili) Şükrü Kaya.
28/5/1936 tarihli 5931 numaralı yazı:
13/4/936 ve 4283 sayıya ektir:
1- Bursa eski vali vekili 150’liklerden Aziz Nuri’nin, Yunan Kralı’na bir dilekçe sunarak Yunan Ordusu’nun millî mücadelede kendisinden aldığı iki at arabasının tazminini istediği ve merkumun (yukarıda adı geçen kimsenin e.d.) bahsettiği arabaların Bursa Belediyesi’ne ait olduğunun anlaşılması üzerine dileğinin reddedildiği ve halen oğlu ile beraber Kokina’da oturan bu adamın Gümülcine’ye nakl-i mekân edeceğine dair bir istek izhar eylemediği, Atina-Pire Başkonsolosluğu’muzdan bildirilmiştir. Arzederim.” (Belge no: 5 - Sayfa no: 18)

4. Eskişehirli Sefer Hoca
Eskişehirli Sefer Hoca 150’likler listesinde 76’ncı sırada yer alıyor. İzmir’de yapılan meşhur Çerkez Kongresi’ne murahhas olarak katıldığı için 150’likler listesine sokuldu.

Batı Trakya, İskeçe’ye (Xanthi) yerleşen Sefer Hoca anlaşılacağı üzere Çerkez kökenlidir. Batı Trakya’da kaldığı dönem boyunca İnhanlı-Öksüzlü (Orfano-Evlalo) sakinlerinden olan Safer Hoca, bu dönemde azınlık ilkokulunda öğretmenlik görevinde bulunmuştur.

Yunan devletinin kararı doğrultusunda 1931 yılı Şubat ayında Batı Trakya’yı terketmek zorunda kalan Safer Hoca Atina’ya yerleşmiş ve 1935 yılında Atina köylerinde kızını almak isteyen birisi tarafından öldürüldüğü söylenmiştir.

5. Namık Bey (Namın Bey)
150’likler listesinde 90’ıncı sırada yer alıyor. Osmanlı döneminde İstanbul’da emniyet müdürlüğünde görev yapan Namık Bey de, Batı Trakya’ya yerleşenlerden. İskeçe’de ve Evros’a bağlı Orestiada’da (Kumçiftlik) azınlık ilkokullarında öğretmenlik yaptı. 1931’de yurtdışına çıkarılmaları kararı alındığında Suriye’ye gitti. Suriye’ye gidişinde Yunan devletinden 6.250 drahmi yol harcırahı aldı.

6. Nedim Bey
150’likler listesinde 91’inci sırada yer alıyor. Osmanlı döneminde İstanbul’da Şişli komiserliği yaptı. Ailesiyle birlikte Batı Trakya’ya geldiğinde Gümülcine’ye (Komotini) yerleşti. Azınlık ilkokulunda öğretmenlik yaptı.

Nedim Beyin erkek kardeşi Hafız Cemal, 150’liklerden olmamasına rağmen, abisiyle birlikte Batı Trakya’ya gelmiş ve tıpkı abisi gibi Gümülcine’de azınlık ilkokulunda öğretmenlik yapmıştır.

Devam edecek...

Μόνο οι εφημερίδες Ζαμάν και Ταράφ δεν προσκλήθηκαν;

Του Εβρέν Δεδέ

ΑΠΟΓΕΥΜΑΤΙΝΗ
01.06.2009
Τεύχος 9407

Υπήρχαν ενδιαφέρουσες λεπτομέρειες στην «Ομιλία Ετήσιας Αξιολόγησης» που έκανε ο Αρχηγός του ΓΕΕΘΑ της Τουρκίας ο Στρατηγός Ιλκέρ Μπασμπούγ, στις 14 Απριλίου, στο Κέντρο Πολιτισμού και Πολεμικών Τεχνών Ατατούρκ, του Αρχηγείου Ανώτατων Σχολών Πολέμου. Σχεδόν όλοι οι αρθογράφοι μετέφεραν στους αναγνώστες τα σχόλιά αυτής της λεπτομερούς ομιλίας.

Αναμφισβήτητα, ένα από τα πιο ενδιαφέροντα θέματα για τους δημοσιογράφους, ήταν ότι το ΓΕΘΑΑ προσκάλεσε και τους «απαγορευμένους» δημοσιογράφους.

Αυτή η έκπληξη ήταν φυσιολογική διότι το ΓΕΘΑΑ εδώ και πολύ καιρό εφάρμοζε διαφορετικές τακτικές για τον τύπο. Υπό το όνομα της διαπίστευσης του τύπου δεν προσκαλούσε συγκεκριμένες εφημερίδες και δημοσιογράφους, σε κοκτέιλ, ενημερωτικές εκδηλώσεις κλπ.

Οι «κοινοί» δημοσιογράφοι οι οποίοι δεν ανήκουν στους «ειδικούς» δημοσιογράφους που υποστηρίζουν αυτή την αυστηρή στάση, σχολίαζαν πάντοτε αυτή την στάση του ΓΕΘΑΑ και κατέκριναν αυτή την διάκριση που εφαρμοζόταν στον τύπο…

Αυτή τη φορά λοιπόν, όταν μάθαμε την είδηση ότι στην ομιλία του Αρχηγός του ΓΕΘΑΑ, έλαβαν πρόσκληση και οι «απαγορευμένοι δημοσιογράφοι!» αναρωτηθήκαμε ένα θα υπήρχε ίση αντιμετώπιση του τύπου, όπως θα έπρεπε κανονικά.

Σύμφωνα με τα λεγόμενα είχαν σταλεί προσκλήσεις σε αρκετούς δημοσιογράφους όπως στον Χασάν Τζεμάλ, στη Ναζλί Ιλιτζάκ, στον Φεχμί Κορού, στον Μεχμέτ Αλτάν, στον Ακίφ Μπεκί, στον Σαμίλ Ταγγιάρ, στον Αλί Μπαϊράμογλου και στον Κουρσάτ Μπουμίν, οι οποίοι δεν έχουν διαπιστευτεί από το ΓΕΘΑΑ.

Το γεγονός ότι στάλθηκαν σχετικές προσκλήσεις του ΓΕΘΑΑ στις 14 Απριλίου προς τους δημοσιογράφους οι οποίοι κατακρίνουν τις παρεμβάσεις του στρατού την 28η Φεβρουαρίου και την οργανωτική δομή της Εργκένεκον, θεωρήθηκε ως ένα καινούριο άνοιγμα του στρατού.

Αργότερα όμως παρατηρήσαμε ότι αυτό το άνοιγμα ήταν περιορισμένο. Καταλάβαμε ότι οι εφημερίδες που κόλλησαν στην διαπίστευση τύπου του ΓΕΘΑΑ και δεν προσκλήθηκαν στην ενημερωτική συνάντηση, που έγινε στις 14 Απριλίου στο Αρχηγείο Ανώτατων Σχολών Πολέμου, ήταν οι εφημερίδες Ταράφ, Ζαμάν και Γιενί Άσϊα. Όχι μόνο δεν προσκλήθηκαν οι υπεύθυνοι, αλλά ούτε καν αρθογράφοι αυτών των εφημερίδων.
Το γεγονός ότι αυτές οι εφημερίδες κόλλησαν στην διαπίστευση του ΓΕΘΑΑ, αντανάκλασε στον τύπο και η συμπεριφορά αυτή πάλι κατακρίθηκε. Όμως είναι περίεργο ότι πάλι ένα σημείο ξέφυγε της προσοχής.

Αν παρατηρήσει κανείς, θα δει ότι δεν ήταν μόνο αυτές οι τρεις εφημερίδες που δεν είχαν προσκληθεί!..

Δεν είχε προσκληθεί επίσης καμία εφημερίδα από τον μη μουσουλμανικό μειονοτικό τύπο.

Να μην προσπεράσουμε αυτήν την «μικρή» λεπτομέρεια, που δεν παρατήρησαν ούτε καν οι φίλοι, λέγοντας: «Την διάκριση αυτή την εφαρμόζουν ακόμη στον πλειονοτικό τύπο και ακόμα δεν έχει έρθει η σειρά του μειονοτικού».

Οι μη Μουσουλμάνοι, οι αποτελούν ένα κομμάτι του λαού της Τουρκίας στην ίδρυση της Τουρκικής Δημοκρατίας, έχουν εφημερίδες με τις οποίες απευθύνονται στις δικές τους κοινότητες αλλά και εφημερίδες που εκδίδονται στην Τουρκική και απευθύνονται σε όλη την Τουρκία. Και οι μη μουσουλμάνοι είναι παιδιά της Τουρκίας. Ποιος ο λόγος της απόρριψης αυτών των εφημερίδων μέσω των οποίων αυτοί οι άνθρωποι, οι οποίοι προσπαθούν να σταθούν όρθιοι παρά τις πολλές διακρίσεις που αντιμετωπίζουν σε κάθε φάση της ζωής τους, θέλουν να μεταφέρουν την δικιά τους φωνή, το δικό τους χρώμα και τα δικά τους συναισθήματα;

Προσέξτε! Η παλαιότερη ημερήσια εφημερίδα της Τουρκίας είναι η Απογευματινή. Είναι το καμάρι του τύπου των Ρωμιών. Το γεγονός ότι στην Τουρκία δεν υπάρχει παλαιότερη εφημερίδα από αυτήν είναι λόγος που έπρεπε να την προσκαλέσουν.

Υπάρχει και η εφημερίδα Άγκος που έχει βγει από το καβούκι της με την υποστήριξη της κοινότητάς της και προσπαθεί να κάνει να ακουστεί η φωνή της παντού. Έχει και Τούρκους αρθογράφους και εκδίδεται στην Τουρκική. Το γεγονός ότι δεν υπάρχει πιο διάσημη μειονοτική εφημερίδα που να πουλά περισσότερο από αυτήν είναι αρκετό και έπρεπε να την προσκαλέσουν.

Συνεπώς, η πιο λυπηρή πλευρά του προβλήματος της διαπίστευσης τύπου στις εκδηλώσεις, πρέπει να είναι η στάση που εφαρμόζεται στον τύπο της μη Μουσουλμανικής μειονότητας. Οι εφημερίδες και οι δημοσιογράφοι της πλειονότητας που δεν προσκαλούνται σήμερα μπορεί στο μέλλον να προσκληθούν, όπως συνέβη με κάποιες εφημερίδες που πριν ήταν «απαγορευμένες», αλλά αυτή τη φορά προσκλήθηκαν. Θα συμβεί όμως αυτό με τις εφημερίδες Άγκος και Απογευματινή; Πότε θα θεωρηθούν κι αυτές ένα κομμάτι του Τουρκικού λαού;


Bunu iyi düşünün...

AGOS
15.05.2009

Geçen yıl Avrupa insan Hakları Mahkemesi (AiHM), iskeçe Türk Birliği (iTB), Rodop ili Türk Kadınları Kültür Derneği ve Evros ili Azınlık Gençleri Derneği’ni haklı bulmuş ve Yunanistan’ı örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle mahkum etmişti.

AiHM’nin iskeçe Türk Birliği ve diğer dernekler hakkındaki kararının kesinleşmesinden sonra, iTB’nin kapatılmasını öngören ve bahse konu diğer derneklerin de kuruluşunu reddeden kararların iptal edilmesi ve resmî olarak tanınmaları için yerel mahkemelere müracaatlarını yenilediler.

Bu dernekler arasında hiç şüphesiz en çok bilineni, 1927’de kurulmuş olan iTB’dir. 1927’de “iskeçe Türk Gençler Yurdu” adıyla kurulan dernek, 1936’da “iskeçe Türk Birliği” adını aldı.

iTB, Batı Trakya’da resmî olarak kurulmuş ve uzun yıllar faaliyet gösterdikten sonra 1986’da kapatılmıştır. 1986’da iskeçe Bidayet Mahkemesi, derneğin isminde “Türk” kelimesinin bulunması ve dernek tüzüğünün yasalara aykırı olduğu ve kamu düzeni ve ahlâkını ihlal ettiği gerekçesiyle iTB’yi kapatmıştır.

Diğer derneklere ise daha henüz kuruluş aşamasında onay verilmemiş ve iç hukukun tamamlanmasının ardından AiHM’ye müracaat etmişlerdir.

Hukukî sürecin detayları bir yana, AiHM’nin, derneklerin örgütlenme özgürlüğününün ihlal edildiği gerekçesiyle Yunanistan hakkında verdiği mahkumiyet kararları, elbette ciddi bir sorunun ortadan kalkması için gerekliydi. Adlarında “Türk” veya “Azınlık” kelimesi var diye dernek kurulmasını engellemek akılla izahat yapılabilecek bir iş değildi.

Gerçi Yunanistan’ın bu konuda farklı bir tutum sürdürdüğünü ayrıca belirtmek gerekir. Çünkü kapatılan veya kurulmasına izin verilmeyen bu derneklerin hepsi faaliyetlerine devam etmektedir. Lokallleri, dernek binaları aktif durumda olan bu dernekler sportif ve kültürel çalışmalarını aralıksız sürdürmekteler. Yunan devletinin hukukî olarak kapatılmış veya kurulmasına izin verilmemiş bu derneklerin faaliyetlerine kısıtlama getirmemesi önemli bir ayrıntı. Fakat yine de derneklerin resmî statülerinin tanınmaması bu ayrıntıyı gölgelemeye yetecek boyutta.

*

AiHM kararlarının ardından dernekler iç hukukta mevzuatın öngördüğü prosedürü yerine getirdiler. Yeniden kuruluş dilekçelerini ilgili mahkemelere sundular. Esasında herkesin beklentisi AiHM kararı doğrultusunda olumlu bir kararın çıkmasıydı.

iTB avukatları derneğin resmiyetinin iade edilmesi için mevzuatın öngördüğü bir yöntemi uygulayarak, iskeçe’de açılan birinci davadan sonra Gümülcine’deki Trakya Bidayet Mahkemesi nezdinde de ikinci bir dava açtılar. Her iki mahkemede de henüz karar açıklanmış değil. Fakat bu arada iki yeni gelişme yaşandı.

AiHM tarafından haklı bulunan “Evros ili Azınlık Gençleri Derneği”nin yeniden mahkemeye sunduğu kuruluş dilekçesi, Dedeağaç mahkemesi tarafından reddedildi. Dava şimdi tekrar istinafta. Tekrar karar bekleniyor…

Diğer bir gelişme ise tamamen yeni kurulan bir dernekle ilgili. Dedeağaç Bidayet mahkemesi, Evros ilinde kurulmak istenen “Batı Trakya Azınlığı Güney Meriç Kültür ve Eğitim Derneği”nin kuruluş dilekçesini reddetti.

Kuruluş dilekçesinin reddedilmesini mahkeme şu gerekçeye dayandırdı: “Batı Trakya Azınlığı Güney Meriç Kültür ve Eğitim Derneği’nin isminde ve tüzüğündeki ‘AZINLIK’ kelimesi ile hangi azınlığın kastedildiği belli değildir.”

*

Doğrusu, AiHM kararlarının ardından Dedeağaç Bidayet Mahkemesi’nin iki müracaatta da bu tür bir davranış sergilemesi insanı çileden çıkarıyor. Hani, isminde “Türk” kelimesi olan derneklerin hukukî durumu bir yana, sadece “azınlık” kelimesini kullanıyor diye bir derneğin kuruluşuna izin verilememesi nasıl izah edilebilir ki!..

işin bir diğer ilginç yanı, Evros’taki hakimler “azınlık” kelimesine izin vermezken, Rodop ilindeki hakimlerin ise izin vermesi. Rodop iliyle Evros ili arasında 30 km var yok.

insanlar Batı Trakya’da neden ırkçılık temeline dayalı faşizan milliyetçilik giderek artıyor, diye soruyorlar. Acaba mahkemelerin akıl almaz kararlarının bu konudaki etkisini hesaplayabiliyorlar mı?..


Sadece Zaman ve Taraf mı davet edilmedi?

AGOS
01.05.2009

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un, 14 Nisan günü İstanbul’da Harp Akademileri Komutanlığı Atatürk Harp Oyunu ve Kültür Merkezi’nde yaptığı ‘Yıllık Değerlendirme Konuşması’nda ilginç ayrıntılar vardı. Neredeyse bütün köşe yazarları okurlarına bu ayrıntıları aktardılar, yorumda bulundular.

Gazeteciler açısından hiç şüphesiz en ilginç konulardan biri, Genelkurmay Başkanlığı’nın, toplantıya, ‘yasaklı’ gazetecileri de çağırması oldu.

Bu şaşkınlık doğaldı. Çünkü Genelkurmay çok uzun bir dönemdir basın için farklı bir uygulamada bulunuyor. ‘Akreditasyon’ adı altında, bazı gazeteleri ve bazı gazetecileri “belirli nedenler yüzünden” toplantılara, brifinglere, kokteyllere vs. çağırmıyor.

Akreditasyondaki bu katı tutumu destekleyen ‘özel’ gazeteciler dışındaki, ‘sıradan’ gazeteciler, Genelkurmay’ın tavrını her zaman eleştirdi, basına uygulanan ayrımcılığı kınadı...

İşte bu sefer, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un yapacağı konuşmaya ‘Yasaklı gazeteciler de çağrıldı!’ haberini alınca, hani dedik, basında herkese eşit ve olması gereken bir tutumla mı karşılaşılacak acaba?

Söylenenlere göre, Genelkurmay’ın akredite etmediği birçok yazar, mesela Hasan Cemal, Nazlı Ilıcak, Fehmi Koru, Mehmet Altan, Akif Beki, ?amil Tayyar, Ali Bayramoğlu ve Kürşat Bumin’e bile davetiye gönderilmişti.

Genelkurmay’ın bahse konu davetleri, e-muhtıralara, 28 ?ubat sürecine, Ergenekon yapılanmasına ve TSK’nın siyasete yönelik müdahalelerine eleştirel gözle bakan gazetecilerin 14 Nisan günü davet edilmesi, askerin yeni bir açılımı olarak algılandı.

Fakat daha sonra bu açılımın yine sınırlı tutulduğu görüldü. Genelkurmay’ın akreditasyonuna takılan gazetelerin, Taraf, Zaman ve Yeni Asya olduğu ve 14 Nisan günü Harp Akademileri Komutanlığı’nda yapılan brifinge davet edilmedikleri anlaşıldı. Bu gazetelerin sadece yönetim kadrosu değil, yazarları da davet edilmemişti.

Bu gazetelerin Genelkurmay’ın akreditasyonuna takılması basına yansıdı, tutum yine eleştirildi. Fakat ne ilginçtir ki, bir nokta yine gözlerden kaçtı.

Dikkat edilirse, davet edilmeyen sadece bu üç gazete değildi!..

Gayrimüslim azınlık basınından da hiçbir gazete davet edilmemişti.

Dostların bile bu ‘küçük’ ayrıntıyı görmemesini, “Dağ başını duman almış, sıra daha azınlıklara gelmedi” diyerek geçiştirmeyelim.

*

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkının bir parçası olan gayrimüslimlerin kendi cemaatlerine seslendikleri, hatta ve hatta, Türkçe yayın yaparak bütün Türkiyelilere hitap eden gazeteleri var. Onlar da Türkiye’nin evladı. Çoğu kez, hayatlarının her safhasında ayrımcılıkla karşılaşmalarına rağmen dik durmaya çalışan bu insanların kendi seslerini, kendi renklerini, kendi duygularını yansıtan bu gazeteleri yok saymak neden?

Dikkat edin! Türkiye’deki en eski günlük gazete, Rum basının medarı iftiharı olan Apoyevmatini’dir. Ondan daha eski günlük gazetesi olmayan bir Türkiye’de, sırf bu hakikat bile önem arz eder, daveti gerektirir.

Yine cemaatinin desteğiyle kabuğunu kırmış ve bütün herkese sesini duyurmak isteyen, Türk yazarların da yer aldığı ve Türkçe yayın yapan bir Agos var. Ondan daha çok satan ünlü bir azınlık gazetesi olmadığına göre, sırf bu hakikat bile önem arz eder, daveti gerektirir.

Dolayısıyla, davetlerdeki akreditasyon sorununun belki de en üzücü yanı, gayrimüslim azınlık basınına karşı uygulanan tutum olmalıdır. Bugün davet edilmeyen çoğunluk gazeteleri ve gazeteciler gelecekte belki davet edilecekler, tıpkı bu sefer davet edilen eski yasaklı gazeteciler gibi. Peki ya Agos veya Apoyevmatini davet edilecek midir? Ne zaman onlar da Türkiye halkının bir parçası olarak görülecek?

Τι θα απογίνουν οι Εκκλησίες που πήρε ο Παπά-Ευθύμιος -III-

ΑΠΟΓΕΥΜΑΤΙΝΗ
30.04.2009

Είχαμε πει ότι η λίστα 450 ατόμων που είχε στείλει η Τουρκία στην Ελληνική κυβέρνηση, μέσω του Πρόξενου Κομοτηνής Αχμέτ Μουχτάρ Μπατούρ, ως αντάλλαγμα για τον παπά-Ευθύμ και τους υποστηρικτές του, είχε οδηγήσει σε διχασμό απόψεων. Ενώ από την μία πλευρά ο Πρωθυπουργός Βενιζέλος, ο Υπ. Εξωτερικών Μιχαλακόπουλος και ο Γενικός Διοικητής Θράκης Κακουλίδης, υποστήριζαν την απέλαση των ανεπιθύμητων Τούρκων (150) και των πολιτικών μεταναστών που δεν είχαν Ελληνική ιθαγένεια, απ’ την άλλη, είχαν αρχίσει να υψώνουν τις φωνές τους όσοι αντιτίθονταν σε αυτήν την άποψη…

Τελικά, το θέμα μεταφέρθηκε μέχρι και το Ελληνικό Κοινοβούλιο. Κατά την διάρκεια των συζητήσεων στην βουλή για το Σύμφωνο Φιλίας, Ουδετερότητας, Συνδιαλλαγής και Διαιτησίας, ο βουλευτής του Λαϊκού Κόμματος Ιωάννης Ράλλης αντιτάθηκε για την απέλαση αυτών των ατόμων και ανακοίνωσε ότι θεωρεί ως υποταγή την απέλαση των πολιτικών μεταναστών οι οποίοι βρίσκονταν στην Δυτική Θράκη και είχαν Τουρκική ιθαγένεια. Ο Γεν. Πρόεδρος του Λαϊκού Κόμματος Παναγής Τσαλδάρης, παίρνοντας μια παρόμοια θέση, δήλωσε ότι απειλούνται οι ζωές των πολιτικών μεταναστών, και ότι η Ελλάδα υποχρεούται να προστατέψει τους πολιτικούς μετανάστες στα πλαίσια των διεθνών συνθηκών.

Καθώς συνεχίζονταν οι συζητήσεις στην Βουλή, ο Υπ. Εξωτερικών Μιχαλακόπουλος μίλησε εκ μέρους της Κυβέρνησης και δήλωσε ότι δεν υπήρχε περίπτωση να παραδοθούν στην Τουρκία αυτά τα άτομα. Στην συνέχεια ανέβηκε ο Βενιζέλος στο βήμα και υπερασπίστηκε την απόφαση που είχε πάρει. Ο Βενιζέλος ήταν αποφασισμένος. Θα εξομαλύνονταν πάλι οι σχέσεις με την Τουρκία.

Ήδη μακρολόγησα και έχω να αφηγηθώ κι άλλα. Συνεπώς, δεν θα μεταφέρω την ομιλία που έκανε ο Βενιζέλος στην Βουλή.

Ο Βενιζέλος δεν έθεσε σε εφαρμογή την λίστα 450 ατόμων μετά τις πιέσεις της αντιπολίτευσης και της κοινής γνώμης. Σαν αποτέλεσμα, στα πλαίσια της συμφωνίας που έγινε στην Άγκυρα, απομακρύνθηκαν από την Δυτική Θράκη μόνον οι ανεπιθύμητοι Τούρκοι που είχαν ξένη υπηκοότητα, οι οποίοι συνολικά ήταν δεκατρία άτομα, δύο εκ των οποίων είχαν ήδη αποχωρήσει από την περιοχή. Κατ’ αυτόν τον τρόπο υλοποιήθηκε μερικώς η απαίτηση της Τουρκίας.

Ξέρετε ποιο είναι το περίεργο της υπόθεσης; Παρόλο που ο Βενιζέλος έθεσε σε εφαρμογή την συμφωνία που έγινε στην Άγκυρα, ούτε στην Ελλάδα, αλλά ούτε στην Τουρκία, δεν επιτεύχθηκε ριζική επίλυση του προβλήματος λόγω της λίστας των 450 ατόμων της Τουρκίας. Μπορεί μόνον να μίκρυνε η διάσταση του προβλήματος. Ο παπά-Ευθύμιος και οι οπαδοί του δεν απομακρύνθηκαν από την Κωνσταντινούπολη απλά περιορίστηκε η δράση τους. Τον ανάγκασαν να αρκεστεί με τις εκκλησίες που είχε κατασχέσει και μ’ αυτόν τον τρόπο το Ρωμαίικο Πατριαρχείο της Κωνσταντινούπολης και οι Ρωμιοί ένιωσαν ανακούφιση για ένα διάστημα.

Όμως αληθεύει τούτο; Δηλαδή, πράγματι ανακουφίστηκαν οι Ρωμιοί;
Παρόλο που πέρασαν 70 χρόνια από τότε και παρά το ότι μια από τις εκκλησίες αυτές παραχωρήθηκε πίσω αργότερα με παρέμβαση κράτους, αν αξιολογήσουμε την τωρινή κατάσταση, είναι δύσκολο να ισχυριστεί κανείς ότι ανακουφίστηκαν οι Ρωμιοί. Διότι, ακόμα και η είδηση σχετικά με τις περίπλοκες σχέσεις της οικογένειας του παπά-Ευθύμ, που δημοσιεύτηκε στην εφημερίδα Χουριέτ στις 30.1.2008, είναι αρκετή για να μας δείξει τι τράβηξαν οι Ρωμιοί από τον παπά-Ευθύμ και την οικογένειά του.

Έγγραφε τα εξής στην εφημερίδα Χουριέτ: «Το Ανεξάρτητο Τουρκικό Ορθόδοξο Πατριαρχείο, του οποίου το όνομα ήρθε στην επικαιρότητα με την επιχείρηση Εργκένεκον, που λέγεται ότι ήταν το ‘κέντρο εγκεφάλων’ της οργάνωσης, έχει αρκετές ενδιαφέρουσες ιδιαιτερότητες. Όλα τα μέλη του Πατριαρχείου, το οποίο υποστήριζε το Τουρκικό κράτος εναντίον του Ρωμαίικου Πατριαρχείου του Φαναρίου, προέρχονταν από την ίδια οικογένεια. Παρόλο που το Πατριαρχείο έχει μια μικρή, σχεδόν ‘ανύπαρκτη’, κοινότητα από την άλλη κατέχει μια σημαντική περιουσία…»

«… αυτό το Πατριαρχείο το βρήκαμε μπροστά μας με την υπόθεση Εργκένεκον και με τους ισχυρισμούς ότι αποτελούσε την βάση της παράνομης οργάνωσης. Σύμφωνα με τις πληροφορίες που έδωσε η αστυνομία, οι συναντήσεις της οργάνωσης Εργκένεκον πραγματοποιούνταν σε αυτό το Πατριαρχείο, τα σχέδια συνομωσίας που θα είχαν αντίκτυπο σε όλον τον κόσμο γίνονταν εδώ, καθώς και τα απόρρητα έγγραφα κρύβονταν εδώ…»

Αν οι ισχυρισμοί είναι αληθείς ή ψευδείς, θα το αποφασίσει το δικαστήριο. Όμως ακόμα κι αυτό το μικρό κομμάτι της είδησής μας δείχνει κάτι: Οι Ρωμιοί της Κωνσταντινούπολης δεν ένιωσαν μια τέτοια ανακούφιση από την οικογένεια του παπά-Ευθύμ, ούτε με την ανταλλαγή με τους ανεπιθύμητους Τούρκους που έκανε ο Βενιζέλος, ούτε με κάποια άλλη συμφωνία. Σκεφτείτε ότι ακόμα και οι κηδείες της οικογένειας του παπά-Ευθύμ αποτελούν πρόβλημα διότι κηδεύονται σε Ρωμαίικα κοιμητήρια. Σαν να λένε: «Δεν σας αφήσαμε ήσυχους σ’ αυτόν τον κόσμο, ούτε πρόκειται να σας αφήσουμε ήσυχους και στα νεκροταφεία!..»


Free Blogspot Templates by Isnaini Dot Com and Supercar Pictures. Powered by Blogger